İnsan, küllerinden ‘pırlanta’ olarak yeniden doğar mı?…
Yukarıdaki resimde gördüğünüz bir ölünün küllerinden yapılmış pırlantanın satışı 3 bin 500 Sterlinden başlıyor…
Birisi size “Öldükten sonra pırlanta olarak dünyaya geri döneceğim!” derse sakın dalga geçip de gülmeyin. Artık, ileri teknoloji her yerde olduğu gibi ölü bedenlerin küllerinde de gücünü gösteriyor. Krematoryumlarda (Özel olarak yapılmış ölü yakma yerleri), 21’inci yüzyılın son model ölü yakma fırınları içine konulan bedenleri 1092 derecede, 100 dakika 4-5 kiloluk küle dönüştürüyor. Sonra bu küllerden yine ileri teknolojiyle elmas ya da elmasın kesim şekli olan pırlanta yapılıyor.
Birçok insana da kaybettikleri sevdiklerine pırlanta olarak kavuşma ve yüzük ve kolye olarak taşıma fikri hoş geliyor. Yakında her değerli taşa “Acaba kimin külleri?” diye şüpheyle bakılırsa şaşırmamak gerekir.
Avrupa’da ölü küllerinden pırlanta yapan mücevher şirketi sayısı artıyor. Malzeme sıkıntısı da yok. Özellikle Avrupa’da insanların yüzde 70’i gömülmekten çok yakılmayı tercih ediyor artık…

Yakılmak ‘daha çevreci’ iddiaları
Yakılmanın giderek popüler olmasında en büyük etken fiyat farkı.
İngiltere ve İskoçya’da bir tabutun gömülme maliyeti; mezar yeri, taşı, organizasyonuyla dört-beş bin Sterlin’i bulurken, küçük bir kavonoz içindeki tozların gömülmesi bu rakamın çeyreğine bile ulaşmıyor. Mesela benim yaşadığım İskoçya’nın Moray Bölgesi’nde pazar günü (Fiyatlar günlere göre değişiyor, hafta içi daha ucuz) mezarlık ayinine tabut için en az iki bin Sterlin, tozlara üç yüz Sterlin ödeniyor.
Seçimde diğer önemli bir neden de ekoloji.
Yakılmayı gömülmekten daha çevre dostu olarak kabul eden çevreciler çoğunlukta. İddialara göre gömülmüş bir cesetten çürüme anında toprağa ağır kimyasallar karışıyor ama yakılırken karbon emilimi son derece düşük oluyor.
Çok önemli bir detay da, küllerin gömüldüğü yere bir de ağaç fidanı dikiyorlar. Fidan büyüdükçe ölen kişinin kainata tekrar -hem de güzelliklerle- döndüğüne inanıyorlar, tabiat anaya da bir ağaç daha kazandırılmış oluyor. Geçen gün BBC Radyo 4, bir haberinde kocasının küllerini saçtığı yere 270 tane ağaç fidanı diken kadını haber yapmıştı…
Bir başka neden de korku…
Yakılmaktan korkmuyorlar ama yeraltındaki kurtlar, böcekler tarafından yenildiklerini düşünmek dehşet verici geliyor…
Küllerin istenilen yere taşınabilmesi de ayrı bir etken.
Dünyanın her bir tarafına tozların gidebilmesi, dağ, ova, deniz demeden istenilen yere savrulması cazip geliyor. Araç olarak helikopter, havai fişek tercih edenler var. Ne savrulmak, ne gömülmek isteyenler sadece süslü bir vazo içinde şömine rafında oturmayı tercih ediyor.
Gömülmeyi geleneksel ve dini emir, yakılmayi kişinin kendi tercihi olarak görenler öldükten sonra cesedin yeryüzünde hala durmasını anlamsız buluyor.
Yakılmayı tercih edenlerin büyük bir çoğunluğu organlarını bağışlıyor. Bu işlemden sonra yakılmış küllerinin daha huzurlu olacaklarına inanıyor.
Gömülenlerin ya bir arkeolojist, ya bir hırsız ya da bir bilim adamı tarafından rahatsız edilebileceğini düşünenenlerle, ölü bedenlerin toplandığı mezarlık bekçilerine böyle bir zahmet vermek istemeyenler de yakılmayı tercih ediyor.

Türkiye’de de talep edenler var
Üç büyük semavi din; müslümanlık, hıristiyanlık ve musevilik yakılmaya izin vermiyor. Ancak, İncil’de direkt olarak bu yasağın belirtilmediğini söyleyen hıristiyanlar, küllerin de dini törenle gömülmesi ya da savrulmasında bir sakınca görmüyor. Nitekim yapılıyorda…
Müslüman bir ülke olan Türkiye’ye gelince…
Dünya opera tarihinin en büyük sopranolarından Leyla Gencer’in Milano’da yakılmış cesedinin külleri vasiyeti üzerine İstanbul Boğazı’na 2008’de savrulduğunda büyük yankı uyandırsa da, ünlü senarist Meral Okay yakılmayı vasiyet ettiği halde bu isteği yerine getirilmese de Türkiye bu konuya yabancı değil. 1930’da çıkarılan Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’na göre; ölü yakma işlemi ‘isteyen ve gerekli işlemleri tamamlayan’ belediyelerce yapılabiliyor. Küllerin de mezarlık idaresince korunması gerekiyor-du. Bu kanuna dayanarak Zincirlikuyu Mezarlığı girişine bir krematoryum yapıldı. Ancak, hiç kullanılmadığı için beş yıl sonra yıkıldı.
Türkiye’de yaşayan ve krematoryum olmadığı için yurt dışında yakılıp, küllerinin yeniden Türkiye’ye getirilmesini isteyen birçok yabancı uyruklu kişi, vasiyetlerini ‘Türk undertaker’larla halletmeye çalışıyor…

Kocaman vücuttan bir avuç kül
Bu konuyu yazmak nereden aklıma geldi derseniz önce gördüğünüz plastik kavanozdon başlayım…

Kavanozun içinde kayınpederim Sandy var. Evet, 1.90cm boyunda, 100 kg dan fazla kayınpederim beş kilogramlık bir toza dönüştü ve bu kavonozun içinde yatıyor şimdi…
Sandy’nin külleri karısının külleriyle karıştırılıp savrulacağı günü bekliyor.
2010’un soğuk bir Mart sabahıydı.
Gözümün önünde kocaman yeşil bir çam ağacının devrilmesiyle uyandım. Sabah beş gibiydi. İki saat sonra gelen bir telefonla eşim Edi, ailesinin evine acilen gitti. Çocukları okula gönderdikten sonra ben de gittim. Kayınpederim yatağında ölü bulunmuştu. Gelen doktor, ölüm nedeninin kalp krizi, saatinin de beş civarlarında olduğunu söyledi…
73 yıllık hayatında doktor yüzü görmemiş Sandy’nin ani ölümüne herkes şok olmuştu ama ortada gözyaşı, feryat, figan hiç bir şey yoktu. Bütün cenaze sahiplerinin yaptığı gibi eşim ve annesi ‘undertaker’ dedikleri bir şirketin yetkililerini çağırdı. Cenaze organizasyonunu noktasından virgülüne herşeyiyle yapmakla görevli olan kişiler cenazeyi götürürken bir hafta sonrasına tören randevusu verdi.
Törende konuşma yapacak olan rahip bir kaç gün önceden aile üyeleriyle bir sohbet ortamında bir araya geldi ve Sandy’nin hobileri, fobileri, unutulmaz hatıralarını derledi. Törende de konuşmasını şiirlerle, İncil’den parçalarla süsleyip öyle bir pozitif bir atmosfer yarattı ki, salonun ortasında yatan tabuta herkes gözyaşlarıyla değil gülümseyerek bakıyordu. Tören bitince undertakerlar tabutu götürdü, misafirlerde cenaze sahibinin davet ettiği bir mekanda tekrar toplanıp hem bir şeyler yiyip içti, hem de baş sağlığı diledi.
Bir hafta sonra da kayınpederim bir kavanozun içinde geri geldi.
Ondan sonra ben olaydan koptum kayınvalidem söylemediği sürece ne olduğunu sormadım, çünkü ürperiyordum. Duyduğuma göre; küllerin bir kısmı vasiyeti üzerine doğduğu köyde anne ve babasının yanına gömülmüş. Bir kısmı da; yeni aldığı, taşınmadan önce bahçesini seve seve güllerle donattığı ama içinde bir gece bile yatamadığı evinin bahçesine…
Geri kalanından haberim yoktu. Yakın bir zamana kadar…
Evine gittiğimde benden bir şey isteyen kayınvalidemin dediğini yaparken karton bir kutuyu kenara çekmek zorunda kaldım. “O kutunun içindeki kavanozda ne var biliyor musun?” dedi.
”Nedir?” dedim gülümseyerek.
“Kayınpederin” dediği an bir tuhaf oldum… Kayınvalidem kemoterapiye gittiğinde ortalığı toplamak için evine gidiyordum. Aman Allah’ım, bazen küllerle yani kayınpederimle yalnız bile kalıyormuşum… “Keşke hiç söylemeseydi” diye düşündüm. Sandy dedenin kocaman vücudunun yukarıdaki kavonozda olduğuna inanmak zor geliyor…
Popülaritesi artıyor
Görülen o ki; birçok Avrupa ülkesinde olduğu gibi İskoçya’da da ölenlerin yakılması gömülmenin önüne geçiyor. Araştırmalar oranın yüzde 70’lerde oluğunu söylüyor.
Her neyse…
Ben de çevremde küçük bir anket yaptım. 27-80 yaş arası birçok kişiye ”Siz hangisini tercih edersiniz?” dedim. Sadece arkadaşlarım Judith ve Barbara gömülmek istediğini söyledi. Judith hıristiyanlık kurallarına uygun geleneksel bir tören istiyor. Annesi, babası, kocası gömülmüş olan Barbara da yakılmaya sıcak bakmıyor.
Yakılmak isteyen kayınvalidem Phyliss, arkadaşım Ray ise, kocalarının külleriyle karıştırılıp, sevdikleri yerlere savrulmak istiyorlar. Arkadaşım Shouna, evinde saklamakta olduğu köpeğinin külleriyle kendi küllerinin karıştırılıp, keyifle yürüdükleri yerlere savrulması için vasiyetini hazırlamış bile…
Medine DUFF blog adresi:
http://iskocyamektuplari.blogspot.com.tr