İsveç’ten PFAS hamlesi: “Sonsuza dek kimyasallar” için Avrupa’da yeni dönem

İsveç, Avrupa Birliği’nin kapsamlı PFAS düzenlemesini beklemeden, günlük tüketici ürünlerinde “sonsuza dek kimyasallar” olarak bilinen PFAS kullanımını yasaklamaya hazırlanıyor. 2028’de yürürlüğe girmesi planlanan düzenleme, kimyasal kirliliği kaynağında önleme yaklaşımını yeniden gündeme taşıyor.

Suya, yağa ve yüksek sıcaklıklara dayanıklılıkları nedeniyle yıllardır tekstilden kozmetiğe, mutfak ürünlerinden çeşitli endüstriyel uygulamalara kadar hayatın pek çok alanında kullanılan PFAS grubu kimyasallar, bu kez İsveç’in yasaklama planıyla Avrupa’nın gündeminde. İsveç hükümeti, belirli tüketici ürünlerinde PFAS kullanımını yasaklamaya yönelik ulusal düzenleme hazırlıyor. Planın 1 Ocak 2028’de yürürlüğe girmesi öngörülüyor. İsveç’in yaklaşımı, Avrupa Birliği’nin PFAS konusunda daha kapsamlı bir düzenleme hazırladığı bir dönemde dikkat çekiyor. Stockholm yönetimi, AB mevzuatının tamamlanmasını beklemek yerine ulusal düzeyde daha erken harekete geçmeyi tercih ediyor.

PFAS neden “sonsuza dek kimyasallar” olarak adlandırılıyor?

PFAS, per- ve polifloroalkil maddeler olarak bilinen ve binlerce farklı kimyasalı kapsayan geniş bir madde grubu. Bu kimyasalların tercih edilmesinin temelinde olağanüstü dayanıklılıkları bulunuyor. Suya, yağa ve ısıya karşı direnç sağlayan PFAS; su geçirmez giysilerden yapışmaz yüzeylere, kozmetik ürünlerden çeşitli endüstriyel malzemelere kadar çok farklı ürünlerde kullanıldı. Ancak aynı özellik, çevre açısından ciddi bir probleme dönüşüyor.

PFAS bileşikleri çevrede son derece zor parçalandıkları için “forever chemicals” yani “sonsuza dek kimyasallar” olarak tanımlanıyor. Üretim ve kullanım süreçlerinden çevreye yayılan bu maddeler suya, toprağa ve canlılara ulaşabiliyor. Sorun, ürünün kullanım ömrü sona erdiğinde de ortadan kalkmıyor. PFAS içeren ürünlerin atılması, geri dönüştürülmesi veya yakılması da bu kimyasalların çevresel döngüsünü tamamen sona erdirmiyor. Böylece bir tüketim ürünü, kullanımından çok daha uzun süre devam eden bir kimyasal kirlilik kaynağına dönüşebiliyor.

“Modern yaşamın bedeli” olarak toksik kimyasallar

PFAS tartışmasının önemli bir boyutu da aslında kimyasal güvenliğin nasıl ele alındığıyla ilgili. Uzun yıllar boyunca yüksek performans, dayanıklılık, su ve yağ iticilik gibi özellikler sağlayan kimyasalların kullanımının modern yaşamın kaçınılmaz bir parçası olduğu kabul edildi. Ancak İsveç’in yaklaşımı farklı bir soruyu gündeme getiriyor: Bir kimyasalın kullanımını gerekli kılan özellikler daha güvenli alternatiflerle sağlanabiliyorsa, o kimyasalı kullanmaya devam etmek gerçekten gerekli mi?

Bu soru, yalnızca PFAS için değil, kimyasalların yönetiminde “önce kullan, sonra temizle” anlayışından “kirliliği kaynağında önle” yaklaşımına geçiş açısından da önem taşıyor. Çevre örgütleri ve halk sağlığı uzmanlarının yıllardır savunduğu temel yaklaşım da bu: PFAS kirliliğini yalnızca ortaya çıktıktan sonra temizlemeye çalışmak yerine, mümkün olan alanlarda kullanımını baştan sınırlandırmak.

İsveç hangi ürünleri hedefliyor?

İsveç’in hazırladığı düzenlemenin çeşitli günlük tüketici ürünlerini kapsaması planlanıyor. Bunlar arasında: yapışmaz tencere ve tavalar (örneğin teflon kaplamalar), su geçirmez ve leke tutmayan kumaşlar, giysiler, yağ geçirmeyen gıda ambalajları ve kağıtlar, yangın söndürme köpükleri, kozmetik ürünler ve kişisel bakım malzemeleri gibi PFAS’ın işlevsel özelliklerinden yararlanılan ürün grupları bulunuyor. İsveç İklim ve Çevre Bakanı Romina Pourmokhtari, daha güvenli ve işlevsel alternatiflerin bulunduğu alanlarda PFAS kullanımının sürdürülmemesi gerektiğini belirtiyor.

Bu yaklaşım, “alternatif yok” gerekçesinin her ürün grubu için yeniden sorgulanmasını da beraberinde getiriyor.

Avrupa Birliği ne yapıyor?

İsveç’in kararı Avrupa Birliği’nin PFAS politikasından bağımsız değil. İsveç; Danimarka, Almanya, Norveç ve Hollanda ile birlikte PFAS kullanımına yönelik Avrupa çapında kapsamlı kısıtlamalar getirilmesi için daha önce başlatılan çalışmalarda yer alan ülkeler arasında. AB düzeyindeki süreç ise ulusal düzenlemelere kıyasla daha uzun bir zaman alabiliyor. İsveç’in şimdi attığı adım bu nedenle yalnızca bir ülkenin kendi mevzuatını sıkılaştırması anlamına gelmiyor. Aynı zamanda Avrupa’da “AB düzenlemesini beklemek zorunda mıyız?” sorusunu da gündeme getiriyor.

Danimarka’nın daha önce PFAS içeren gıda temaslı kâğıt ve karton ürünlerine yönelik yasak getirmesi ve düzenlemelerini tekstil, ayakkabı ve su geçirmezlik ürünlerine genişletmesi de Avrupa’daki ulusal girişimlerin arttığını gösteriyor.

PFAS sorunu Türkiye açısından neden önemli?

Avrupa’nın PFAS konusunda daha sıkı düzenlemelere yönelmesi Türkiye açısından da yakından izlenmesi gereken bir gelişme. Türkiye, Avrupa Birliği’nin önemli ticaret ortaklarından biri. Avrupa pazarına tekstil, hazır giyim, ayakkabı ve çeşitli tüketim ürünleri ihraç eden Türkiye’deki üreticiler açısından kimyasal madde kullanımına ilişkin Avrupa standartlarının değişmesi doğrudan ekonomik sonuçlar yaratabilir. Ancak konu yalnızca ihracat pazarına erişim meselesi değil. PFAS’ın çevrede kalıcı olması nedeniyle üretim süreçlerinden kaynaklanan kimyasal kirlilik; su kaynakları, toprak, tarım alanları ve insan sağlığı açısından da ele alınması gereken bir çevre politikası konusu.

Türkiye’de PFAS kullanımının hangi sektörlerde yoğunlaştığı, hangi ürünlerde bulunduğu, üretim süreçlerinde çevreye ne ölçüde yayıldığı ve içme suyu ile tarım alanlarındaki varlığı konusunda daha kapsamlı izleme ve araştırmalara ihtiyaç bulunuyor. Özellikle tekstil ve yüzey işlemleri gibi PFAS’ın işlevsel özelliklerinden yararlanılan sektörlerde Avrupa’daki düzenlemelerin yakından takip edilmesi önem taşıyor.

Sorun yalnızca üründe değil, ürünün ardından da devam ediyor

PFAS konusunda geleneksel çevre politikalarının önemli bir açmazı bulunuyor: Bir kimyasalı içeren ürün piyasadan çekilse bile daha önce çevreye bırakılmış kimyasal ortadan kaybolmuyor. Bu nedenle PFAS meselesi aynı zamanda atık yönetimi meselesi. Üretimden tüketime, atıktan geri dönüşüme kadar bütün yaşam döngüsünün dikkate alınması gerekiyor.

Bir ürünün “geri dönüştürülebilir” olması, içerdiği kalıcı kimyasalların çevresel riskini otomatik olarak ortadan kaldırmıyor. Benzer şekilde, kirlenmiş suyu arıtmak da yeni PFAS girişlerinin devam ettiği bir sistemde tek başına yeterli çözüm olmayabilir. Bu nedenle kimyasal kirliliğin yönetiminde üreticilerin sorumluluğu, ürün tasarımı, güvenli alternatiflerin geliştirilmesi ve kirleten öder ilkesi daha fazla önem kazanıyor.

Daha güvenli ürün mümkün

PFAS tartışmasının merkezinde aslında basit ama önemli bir tercih bulunuyor. Ürünlerin işlevselliğini korurken daha az tehlikeli kimyasallara geçmek mümkün mü? İsveç’in yanıtı büyük ölçüde “evet”.

A Plastic Planet’in kurucu ortağı Sian Sutherland da İsveç’in kararını Avrupa için önemli bir örnek olarak değerlendiriyor. Sutherland’a göre PFAS’tan uzaklaşmanın maliyeti yalnızca üretim sistemlerinin dönüşümüyle ölçülemez; PFAS kullanımının sürdürülmesi durumunda gelecek kuşakların üstleneceği çevresel temizlik, kirlilik ve sağlık maliyetleri de hesaba katılmalı. Bu bakış açısı, çevre politikalarında giderek daha fazla tartışılan gerçek maliyet kavramını gündeme getiriyor.

Bugün ucuz görünen bir kimyasalın maliyeti, yarın kirlenmiş toprağın, arıtılması gereken suyun, sağlık sorunlarının ve atık yönetiminin faturası olarak topluma geri dönebiliyor.

İsveç’in PFAS hamlesinin asıl önemi yalnızca hangi ürünlerin yasaklanacağıyla sınırlı değil. Karar, çevre politikalarının temel yaklaşımına ilişkin bir tercih ortaya koyuyor: Kirlilik ortaya çıktıktan sonra temizlemek yerine, kirliliği mümkün olduğunca kaynağında önlemek. PFAS gibi çevrede uzun süre kalan kimyasallar söz konusu olduğunda bu yaklaşım daha da kritik hale geliyor.

İsveç’in 2028 için planladığı yasak, Avrupa’da daha kapsamlı kimyasal politikaların önünü açabilecek bir örnek oluşturabilir. Türkiye açısından ise bu gelişme, yalnızca Avrupa’ya ihracat yapan sektörlerin yeni kurallara uyum sağlaması olarak görülmemeli. PFAS’ın çevresel etkileri konusunda ulusal izleme, şeffaf veri paylaşımı, güvenli alternatiflerin teşviki ve üreticilerin sorumluluğunun artırılması da gündeme alınmalı. Çünkü “sonsuz kimyasallar”ın en önemli özelliği şu: Kullanım süresi bitse bile çevresel hikâyeleri bitmiyor. İsveç’in kararı ise bu hikâyeyi değiştirmek için ürünün sonunu değil, kimyasalın kullanımının başladığı noktayı hedefliyor.

Belgin TOZAN

Son Haberler