Ana Sayfa RÖPORTAJ Yaşamın sürdürülebilirlik denklemi; TARIM

Yaşamın sürdürülebilirlik denklemi; TARIM

Yazar: Selma ALTIN

“Yaşamak için yemek mi, yemek için yaşamak mı?” sorusunun doğru cevabını arayan bir neslin insanıyım. Evet, yaşamak için yemenin olması gereken olduğunu, diğer türlüsünün sağlıklı olmadığını öğrendik ama bu süreçte biz büyüdük, dünya kirlendi ve yiyecekler yenmeze dönüştü…

Günümüzde artık sağlığımızı olumsuz olarak etkileyen ve hastalıkların büyük bir çoğunluğunun nedeninin, yediğimiz gıdalar olduğunu anlamaya başladık. Herkesin doğrusu farklı, ama şu bir gerçek ki; çocukken tadına doyamadığımız yiyecekleri günümüzde bulmak ve güvenle çocuklarımıza yedirebilmek gitgide zorlaşıyor.

Türkiye’nin tarım alanları, betona ve enerji gereksinimi bahanesiyle, olmadık yerlerde inşa edilen ve edilmesi planlanan termik, nükleer ve hidroelektrik santrallere  yenik düşüyor.

Bu olumsuzlukların yanında hiç mi iyi bir şeyler olmuyor derseniz, şükür oluyor derim… Yıldızı giderek parlayan gastronomik eğilimler, yerel tohuma olan ilgiyi de arttırıyor. EKODER’in organize ettiği tohum takas şenlikleri ile yüzlerce kişiye ulaşarak kamuoyu duyarlılığı oluşturuluyor. Bir başka ilgi çekici çalışma da; 2015 yılında Nilüfer Belediyesi tarafından yapılan ve 2016 Nisan ayında hizmete açılan Nilüfer Kent Bostanları… Nilüfer Kent Bostanları, şu anda elliye yakın bitki türünün iki yüzü aşkın çeşidiyle en zengin tarımsal biyoçeşitliğe sahip bir proje alanı. Ayrıca, yüzlerce çeşit yerel sebze tohumu ve bu tohumlardan oluşturulan Tohum Kütüphanesi, Türkiye’de belki bir ilk ya da ilklerden biri… Tüm bu çalışmaların ardındaki isim ise; EKODER Yönetim Kurulu Başkanı ve Nilüfer Belediyesi Çevre ve Kırsal Alan Danışmanı, Ziraat Mühendisi Arca Atay…

Toprağı ve tohumu konuştuğumuz Arca Atay’ın çarpıcı açıklamalarıyla dolu röportajımızla sizleri baş başa bırakıyoruz.

blank
EKODER Yönetim Kururlu Başkanı Ziraat Mühendisi Arca Atay

 Türkiye’nin tarım profili incelendiğinde doğru ve yanlışlar nelerdir? Şu an toprak ve tarım reformu gerçekleşse temel maddelerinde neler yer almalı?

Hükümetlerin tarım politikaları genelde endüstriyel tarımın geliştirilmesi yönünde, küçük aile işletmeleri ve kırsaldaki küçük çiftçinin neyi nasıl üreteceğinin, ürettiklerini nasıl değerlendireceğinin hükümetler nezdinde bir önemi yok. Verilen teşvikler ya da sanki yeni bir modelmiş gibi sunulan “Milli Tarım” söylemleri günü kurtarmak için ağıza çalınan bir parmak bal.

Çünkü gerçekler ortada; tarımda üreten değil, ithal eden bir ülke haline getirildik. Gıda gereksinimimizi kendi ülke topraklarından değil yabancı ülkelerin topraklarından elde edilen ürünlerle karşılıyoruz.

Ülkeler sahip oldukları bitki çeşitliliği ile övünürler. Anadolu coğrafyası kayıt altına alınmış on iki bin bitki türü ile neredeyse Avrupa kıtası ile yarışacak zenginliktedir.

Üzerinde yaşadığımız topraklar gıda olarak tükettiğimiz birçok bitkinin de ana vatanıdır. Türkiye; buğday, arpa, mercimek, nohut, elma, armut, kiraz, Antep fıstığı ve kestanenin gen ve çeşitlilik merkezidir.

Bugün gıda egemenliğimiz tehdit altındadır.

Bu tehdit, tarım ve gıda endüstrisinin baskısıyla olmaktadır.

Bu tehdit, dünyanın şekillendirilmesinde önemli rol oynayan tohum, tarım kimyasalları ve endüstriyel gıdayı üreten ve pazarlayan şirketler eliyle olmaktadır.

Ülkelerin tarım politikaları manipüle edilerek halkların gıda egemenlikleri gasp edilmektedir.

Halktan yana tavır koymayan, tarım politikalarını çiftçisinden ve tüketicisinden yana değil, şirketlerden yana belirleyen hükümetler ise tarımın çöküşünden, hayvansal ve bitkisel üretimin düşmesinden sorumlu olmaktadır.

Bir kısmının gen ve çeşitlilik merkezinin Türkiye olması ile övündüğümüz temel gıda maddelerinin günümüzdeki durumuna bir bakalım;

NOHUT; artık ithal ediyoruz. Geçen yıl yapılan 39 milyon dolarlık nohut ithalatının 15 milyonu Meksika’dan, 9 milyonu da Hindistan’dan gerçekleştirildi.

KURU FASULYE; artık ithal ediyoruz. Arjantin ve Kırgızistan’dan.

MERCİMEK; Ciddi miktarlarda ithal ediyoruz. Bir zamanlar bu ülke topraklarında üretilen mercimeğin tüketiminin arttırılması için zamanın TRT televizyonundan ve gazetelerden kamu reklamları yapılıyordu.

ARPA; artık ithal ediyoruz. Hükümet, Toprak Mahsulleri Ofisi üzerinden 100 bin tonluk ithalat için kuruma yetki verdi.

BUĞDAY; on binlerce ton ithal ediyoruz. Bu sene Toprak Mahsulleri Ofisi üzerinden 40 bin tonluk ithalat yapılacağı söylendi.

MISIR; binlerce ton ithal etmeye devam. Hem de çoğu GDO’lu olmak üzere. Biyogüvenlik kurulu tavsiyesi üzerine Tarım Bakanlığı sayısı 32 olan GDO’lu soya ve mısırı geçtiğimiz ay içinde 4 yeni geni de ekleyerek 36’ya çıkarttı. İthal talebinde bulunan kurum BESD-BİR yani Türkiye kanatlı sektörünün, yani yediğimiz endüstriyel tavukların ve yumurtaların en büyük üreticilerini kapsayan birlik.

Mısırda bildiğiniz gibi bir de gümrük vergilerini sıfırlıyorlar.

KAVUN; Kosta Rika’dan, KARPUZ ise İran’dan ithal ediliyor.

ELMA; Şili’den ithal ediyoruz.

BİTKİSEL YAĞLAR; Türkiye’nin yağlı tohum ve türevlerinde dış ticaret açığı 2.3 milyar dolar oldu. Bitkisel yağdaki hammadde ihtiyacımızın yüzde 75’ini ithalatla karşılıyoruz.

MARUL; ithalatı geçtiğimiz yıla göre yüzde 28 oranında arttı.

KURU SOĞAN; ithalatına başladık.

HAVUÇ; nereden gelmeye başladı biliyor musunuz? Avustralya’dan!..

SİYAH ÇAY; dünyanın en fazla çay tüketen ülkesiyiz. Çayımızla övünüyoruz ama Sri Lanka’dan ithal edilen çayın miktarı yüzde 12 oranında arttı ve 49 milyon dolarlık bir seviyeye ulaştı.

“Tarım sisteminin geliştirilmesi aslında bir devlet politikası olmalı”

Ekolojik tarım ile ilgili bugüne kadar yaptığınız çalışmalar ışığında, sürdürülebilir ekolojik tarım için ne/neler gerekli?

Türkiye aslında ekolojik tarım için çok uygun iklim ve coğrafyaya sahip, tropikal bitkiler hariç hemen hemen her türlü gıda gereksinimini karşılayabilecek miktar ve özellikte toprağı bulunan bir ülke. İklimsel koşulları birbirinden farklı bölgelerde zengin bir biyolojik çeşitlilik hazinesi var. Her ne kadar ülkenin gelişim ve kalkınma stratejisi endüstriye evrilmeye çalışılsa da, enerji gereksinimi olmadık yerlerde inşa edilen ve edilmesi planlanan termik, nükleer ve hidroelektrik santrallerle karşılanmaya çalışılsa da henüz hala bakir toprakları, tarımsal üretim havzaları bulunmakta. Kirletici endüstri, maden ve taş ocaklarıyla delik deşik edilen doğa yanı sıra tarım arazileri de bu çılgın kalkınma modelinden nasibini almakta. Tarım arazileri, hem bunların, hem de yerleşim alanlarının kırsala yoğun bir inşaat baskısı ile gittikçe daralmakta.

Bu sorunlar tarımın geneli için geçerli olduğu gibi tarım yapılan ya da yapılacak arazilerde uygulanacak ekolojik tarım için de geçerlidir. Bunlara ek olarak ekolojik tarımın kendi özelinde büyük bir problemi var ki, bu da üreticiden ziyade tüketicinin sorumlu olduğu bir problem. Aslına bakarsanız Türkiye, organik ürünler ve ekolojik tarım konusuna çok geç el atmış bir ülke. Çünkü, bu tarım şekli ve onun ürünlerine olan talep kendi tüketicilerimizden gelen talep üzerine ya da Tarım Bakanlığı’nın bir projesi olarak ortaya çıkmamış. Bazı Avrupa ülkelerinin organik ürün talebi üzerine başlamış olan bir süreç. Dolayısıyla 80’li yılların ortalarından günümüze “Organik Sektör” ihracat odaklı çalışan bir sektör. Bugün Tarım Bakanlığı’nın organik tarım ile ilgili sayfalarına girip, organik ürün çeşidi, alanı ve çiftçi sayısı istatistiklerine bakarsanız iki binli yılların başlangıcından itibaren hem çeşit hem de miktarlardaki artışı gözlemleyebilirsiniz. 2002’de 150 çeşide 12 bin çiftçiye ve yaklaşık 90 bin dekara yaklaşan üretim alanının, 2015’de 200’e yakın ürün çeşidi, 515 bin dönüm arazide 2 milyon tona yakın bir üretimin 70 bine yakın bir çiftçi ile gerçekleştirildiğini görürsünüz. 2002’deki toplam 300 bin tonluk üretimin 2015 sonu itibariyle 2 milyon tona çıkmış olması büyük bir artış gibi gözükse de acaba Türkiyeli tüketici bu üretimin kaçta kaçından faydalanabiliyor? Acaba, sayısı 12 binden 70 bine çıkan çiftçilerin refah seviyelerinde de büyük bir artış olmuş mudur? Zira, hani; “Organik ürünlerin fiyatları konvansiyonel ürüne göre 5-10 kat daha pahalı satılıyor” deniyor ya, acaba bu fiyat farkı üreticinin cebine mi giriyor?… Elbette ki iki sorunun cevabı da; “hayır”.

Üretilen organik ürünlerin büyük bir çoğunluğu ihraç ediliyor, marketlerde satılan organik ürünlerin fiyatlarının ve bunlardan elde edilen karın üretici ile hiçbir alakası yok, aracı ve pazarlamacı şirketin karı bu.

Ekolojik tarım ve onun ürünlerinin istatistiki artışında Türkiyeli tüketicinin fazla bir payı yok. Evet günümüzde artık sağlığımızı olumsuz olarak etkileyen ve hastalıkların büyük bir çoğunluğunun yediğimiz gıdalar nedeniyle olduğunu anlamaya başladık. Ama hala aydın, entelektüel ya da elit bir tüketici kitlesi haricinde bu ürünlere talep artmıyor. Yurt sathında düşük ya da orta gelirli vatandaş kitlesinin bu ürünlerle bağı kurulabilmiş değil.

Özetle, Türkiye’de ekolojik tarımın olması gereken kadar yayılamadığı ve organik ürünlerin olması gerektiği kadar talep almadığını söyleyebiliriz. Doğayı, çevre ve ekolojiyi, insan başta olmak üzere canlı sağlığını koruyan bu tarım sisteminin geliştirilmesi aslında bir devlet politikası olmalı. Bunun bilincinde olan bir devlet, ilgili bakanlıkların mağrifetiyle projeler, yatırımlar, yaptırımlar, stratejiler geliştirmeli. Avrupa’da ya da Amerika’nın bazı eyaletlerinde konuyla ilgili başarılı projeler var. Hem üreticinin desteklendiği hem de tüketicinin gözetildiği. Anaokullarından başlamak üzere tüm okullarda, hastanelerde yemekler neden organik ürünlerden yapılmasın?… Organik ekmek neden ülkenin her tarafında satılmasın?… Ama onların yapılması için önce devletin ya da ilgili bakanlıklarının bunu içselleştirmesi lazım. Keza, Avrupa devletlerinin hem üretici, hem de tüketiciyi düşünerek çiftçiye verdiği sübvansiyonlar bizdekinin çok çok üzerinde.

Bugün Türkiye’de sayıları yüze bile varamamış organik pazarların hiçbiri devlet desteği ile kurulmadı. Bunları devlet kurmadı. Ya konuya duyarlı yerel yönetimler ya da konuya duyarlı STK’lar tarafından kuruldular. Umuyorum söylediklerimin içinden işin sürüdürülebilir olması için gereken mesajlar alınır.

blank

Son dönemde, lüks marketlerde, organik ürünlere olan ilginin artmasıyla artık neredeyse her etikete ‘organik’ sıfatı eklenir oldu. Gerçek organik ürün nasıl olmalı? Organik ürün, ekolojik tarımın hasadı mıdır?

Organik ürün diye satılan bir ürünün etiketi ve sertifikası olması lazım. Günümüzde büyük marketlerden ziyade konvansiyonel ürünlerin satıldığı halk pazarlarında ‘organik’ tabelası ile satılan hiçbir ürün, yasal anlamda organik değildir. Ürünün ‘organik’ olabilmesi için devlet tarafında yetkilendirilmiş kontrol ve sertifikasyon kuruluşlarının o ürün ve üreticiyi izlemiş, kontrol etmiş ve sertifikalandırmış olması gerekir. Bu konu organik tarım kanun ve yönetmeliklerinde belirtilmiştir.

‘Organik Tarım’ ve ‘Ekolojik Tarım’ gerek bizim, gerekse dış ülkelerdeki kanun ve yönetmeliklerde eş tutuluyor. Örneğin biz, Nilüfer Kent Bostanları’nda “Ekolojik Tarım yapıyoruz” diyemeyiz, çünkü herhangi bir KSK tarafından kontrol ve sertifikalandırma işlemine tabi tutulmadık. Ama biz, “Ekolojik Tarım koşullarında üretim yapıyoruz” diyebiliyoruz, çünkü ekolojik tarımın gerektirdiği koşulları uyguluyoruz. Hiçbir şekilde tarım kimyasalı ya da ticari gübre, hormon vs kullanmıyoruz.

DDT’nin zararı 30 yıl sonra anlaşıldı

Doktor değil ziraatçisiniz fakat, GDO’lu gıdaların insan sağlığını nasıl etkilediği konusunda neler söylersiniz?

Dünya genelinde GDO’lu ürünlerin ticarileştirildiği 1996’dan bu yana 180 milyon hektar üzerinde GDO’lu ürün üretilmekte; yakıt ve tekstil sektörü haricinde çoğunluğu insan gıdası ya da hayvan yemi olarak kullanılmakta. Bunları üreten şirketlerin genel savı ve bunları destekleyen kurum ve akademisyenlerin ortak söylemi bu ürünlerin en az GDO’suz ürünler kadar sağlık açısından güvenilir oldukları. Bunu neden rahatlıkla söylüyorlar çünkü bu 20 yıl içinde GDO’lu ürün yediği için öldüğü ispat edilen insan olmadığı için. Peki GDO’lu ürünlerin pazarının ve tüketiminin arttığı bu 20 yıl içinde kanser başta olmak üzere çeşitli hastalıklardaki artışın nedenlerinden birinin GDO’lu ürünler olmadığının garantisini verebilecek bir kurum var mı? Ya da böyle bir araştırma var mı? Hayır yok.

Beşeri ilaçların denemelerinin yıllar aldığı, önce hayvanlarda, daha sonra insan deneklerinde bunların denendikten sonra neredeyse 8-10 yıllık bir süreçte bunların yasallaştığı ve piyasaya çıktığını hepimiz biliyoruz. Bu kadar uzun bir deneme süreci sonrasında herhangi bir ciddi sakıncası olmadığı saptandıktan sonra ticarileştirilen bu ilaçların bazılarının bilmem kaç sene sonra zararlı olduklarının saptandığını ve piyasadan çekildiğini de biliyoruz değil mi? Peki, GDO’lu ürünler piyasaya sürülmeden önce ne kadarlık deneme sürecinden geçiyorlar?

Deneyler insanlar üzerinde yapılmıyor, fareler üzerinde yapılıyor, fareler zarar görmez ise; ‘insan sağlığına zararsızdır’ deniyor. 20 fareyle birkaç aylık deneme bunların zararsız olduklarının ispatı mıdır? Elbette değildir. Zira, çeşitli bilim insanları tarafından daha fazla fare sayısı ve çok daha uzun sürelerde yapılan denemelerde farelerde kanserler, kolesterol artışı, yağlanma, tümörler vs gibi birçok olumsuzluğun varlığı keşfedildi. Fare kısa süre içinde üreyebilen birkaç sene içerisinde birçok jenerasyon veren bir hayvan. Yapılan araştırmalarda örneğin 3. jenerasyondan sonra farelerin üreme yeteneklerinin yok olduğu yani kısırlaştıkları saptandı. Yani insan için 20 yıllık bir deneme süresi birtakım zararların, hastalık ya da ölümlerin saptanması için kısa bir süre.

Unutmayınız; 1939’da keşfedilen DDT de 70’lere kadar dünyayı ve insanlığı kurtaran bir kimyasal olarak taçlandırıldı, ama insan yağ dokusunda birikerek verdiği sağlık zararları anlaşılıp yasaklandığında 30 yıl geçmişti.

70’lerden günümüze kutuplardaki ayıların kanlarında hatta anne sütünde bile hala DDT kalıntısı bulunabiliyorsa ne kadar korkunç ve yok edilemeyen bir zehir olduğu ispatlanmış olmuyor mu?

GDO’ların ekolojik risk ve tehlikesi ise günümüzde ispatlanmış ve hiçbir GDO savunucusunun reddedemediği netlikte. Biyolojik çeşitliliğe verdiği zarar, GDO’ların ekiminde kullanılması gereken herbisitlerin yoğun kullanımı nedeniyle toprak, su ve canlı sağlığına verdikleri zararlar, yatay gen kaçışları nedeniyle kontamine (Bulaşma) olan konvansiyonel ya da organik tarlalar ve ürünler, GDO’lu ürünlerin yabani akrabalarını döllemeleri nedeniyle GDO’lu yabani otların ortaya çıkışları gibi konular bence en az canlı sağlığı üzerindeki risk ve tehlikeler kadar önemli.

Yerli tohumların hayatta kalması ve yaygınlaşması için neler yapıyorsunuz?

Özellikle köy ve kırsal mahallelerde uzun yıllardır ekilmekte olan ürünlerin tohumlarını bulmaya, toplamaya çalışıyoruz. Yerel tohumları birkaç nedenle önemsiyoruz;

Bulundukları iklim ve coğrafyaya adapte olmuş çeşitlerdir, dolayısıyla bölgenin yağışı, kuraklığı, sıcaklığı yada soğukluğundan etkilenmezler.

Bulundukları coğrafyada çeşitli böcek zararlıları yada hastalıklara karşı belli bir direnç kazanmışlardır.

Yerel tohumlardan üretilen ürünlerin besin madde içeriklerinin hibritlerden daha fazla olduğu bilimsel çalışmalarla kanıtlanmış bir olgudur. Hatta bazı literatürlere yerel çeşitleri organik tarımla üretilmeleri halinde vitamin, antioksidan ve mikroelementlerce daha zengin oldukları belirtilmektedir.

2015 yılında Nilüfer Belediyesi’nin katkıları ve Nilüfer Kent Konseyi ile birlikte EKODER olarak bir Tohum Kütüphanesi kurduk. Yurt içi ve yurt dışından elde ettiğimiz 500’ü geçen bir standart tohum koleksiyonumuz var. Elbette tohumu saklamak önemli, ama tohumların da belli bir canlılık ömürleri var. Dolayısıyla zamanı geldiğinde tekrar ekip çoğaltmak zorundasınız. İşte biz de bunu yapıyoruz ve bunu yapmakla kalmayıp bu tohumları ya da bu tohumlardan elde edilen fideleri ücretsiz olarak konuya duyarlı kişi ya da kurumlarla paylaşıyoruz.

Ziraat fakültelerindeki çalışmalardan çiftçiler haberdar olamıyor

Her yıl yüzlerce genç, ziraat fakültelerinden mezun oluyor fakat çiftçimiz hala birçok konuda bilinçli değil. Size göre akademi ve ziraatçiler çiftçiyle neden bir araya gelmiyor/gelemiyor?

Ziraat fakültelerinden mezun olan ziraat mühendisleri ağırlıklı olarak tohum, gübre, tarımsal mekanizasyon ve zirai ilaç sektöründe çalışıyorlar. Yani çalıştıkları sektörler ağırlıklı olarak endüstriyel tarımı destekleyen ulusal ya da uluslararası şirketler. Diğer kısmı da Tarım Bakanlığı’nın kurumlarında devlet memuru olarak çalışırlar. Bunların çiftçi ile diyaloğu çalıştıkları şirketin ürünlerini çiftçiye satmakla ilgili. Devlet memurları ise bakanlığın siyasi görüsünün tersine bir iş yapamazlar. Hal böyle iken çiftçinin ya da yok olmakta olan tarımın sorunlarını kim çözecek? Ziraat Mühendisleri odaları, hem kendi meslektaşları, hem de tarım ve çiftçi ile ilgili sorunların çözümü için yıllarca uğraş verirler ama siyasi iktidar tarafından görüşlerine itibar edilmez.

Diğer taraftan mantar gibi çoğaltılan, olduk olmadık yerde açılan Ziraat Fakülteleri’nin eğitim sistemini de mercek altına almak lazım. Ziraat Fakülteleri, az evvel bahsettiğim alanlara eleman yetiştirirken bir de işsiz kalan binlerce Ziraat Fakültesi mezunu gerçeği de var.

Ayrıca şu soruyu da sormak gerekiyor; “Acaba Ziraat Fakülteleri ile çiftçiler ya da çiftçi örgütleri arasında bir diyalog var mı? Ziraat Fakülteleri, tarımsal anlamda yaptıkları bilimsel araştırmaları çiftçiler ile paylaşıyor mu, paylaşabiliyor mu?”. Kişisel görüşüm, ‘olmadığı’ yönünde. Yani, çok basit bir anlatımla; Ziraat Fakültesi’nde yapılan ürün çeşit denemelerinde başarılı olan çeşitlerden çiftçi haberdar olamıyor.

Tohum Kütüphanesi, Türkiye’de belki bir ilk

Bursa’daki ekolojik tarım çalışmalarınız ne kadar zamandır devam ediyor? Biyoçeşitliliği sürdürmek adına bugüne kadar neler yapıldı?

Ekolojiye verdiğimiz önem ve değer, bitkisel ve hayvansal üretimin ekolojiye dost bir sistemle yapılması gereği, bu üretimler sırasında ya da sonrasında insan başta olmak üzere diğer canlıların sağlığına olumlu katkılar sunduğu gerçeği, bizim Ekolojik Yaşam Derneği’ni kurma nedenlerimiz.

2002 yılında kurduğumuz EKODER, hem Uludağ Üniversitesi Ziraat Fakültesi’ndeki konuya duyarlı akademisyenlerimiz, hem de sahada fiili olarak çalışan çiftçi ve çevreci arkadaşlarımızın katkılarıyla sayamayacağım miktardaki proje ile sadece Bursa’da değil, Türkiye’nin bir çok yerinde faaliyet gösterdi. Ekolojik tarımın geliştirilmesi ve ekolojik ürünler hakkında farkındalık oluşturmaya yönelik çaba ve çalışmalarımız, GDO’lar, zirai ilaç kalıntıları, sağlıklı beslenme, yerel tohumlar gibi spesifik konularda da sürdürüldü.

Geçtiğimiz beş yıl içinde Nilüfer Belediyesi’nin de katkılarıyla yüzlerce yerel tohuma ulaştık, bunları üreterek çoğalttık ve milyonlarca tohum dağıttık. Nilüfer Belediyesi ile birlikte organize ettiğimiz ve bu sene 3.sünü gerçekleştirdiğimiz Nilüfer Tohum Takas Şenlikleri ile Bursa’da hem ilk, hem de yüzlerce kişiye ulaşarak kamuoyu duyarlılığı oluşturduğumuz kutsal sayılabilecek bir iş yapmış olduğumuza inanıyorum.

2015 yılında Nilüfer Belediyesi tarafından yapılan ve 2016 Nisan ayında hizmete açılan Nilüfer Kent Bostanları’nda bu denemelerimiz ve üretimlerimiz devam ediyor. Nilüfer Kent Bostanları, şu anda elliye yakın bitki türünün iki yüzü aşkın çeşidiyle en zengin tarımsal biyoçeşitliğe sahip bir proje alanı ve iddia ediyorum ki yüzlerce çeşit yerel sebze tohumu ve bu tohumlardan oluşturduğumuz Tohum Kütüphanesi ile Türkiye’de belki bir ilk ya da ilklerden biriyiz. Kent Bostanları’nda sebze, baklagil ve tahılların yanı sıra tıbbi aromatik bitki denemelerimiz de tüm hızıyla devam ediyor.

Bursa, Türkiye nüfusunun ne kadarını besliyor? Ekolojik tehditler ve tahribat devam ettikçe bu oran nasıl etkilenecek?

Bursa’nın Türkiye’nin kaçta kaçını beslediğine dair bir bilgim yok. Ama gerçek şu ki; Bursa, sahip olduğu sanayi, taş ve maden ocaklarıyla, artan nüfus için açılan yerleşim yerleri nedeniyle, çok büyük bir tarım arazisi kaybetmiş ve kaybetmekte olan bir kent. Bir yandan doğa, tarih ve turizm kenti diyoruz, diğer yandan doğayı tarihi ve kıyılarımızı, nehir ve göllerimizi yok etmek için elimizden geleni yapıyoruz. Sayısı 16’yı bulan Organize Sanayi Bölgesi ve neredeyse ona yakın bir organize olmayan sanayiye sahip Bursa’da hala yeni OSB’leri kurma girişimleri mevcut. Zeytinlikler başta olmak üzere tarım alanları sanayi, depolar ve yerleşim alanlarının tehditi altında ve resmi otorite bunları görmezlikten geliyor. Öyle ki; zaten havası yıl içinde zaman zaman solumaya elverişsiz ve kirlilik alarmı gösteren Bursa’da termik santral kurma girişimleri de son bulmuş değil. Kirletici sanayilerin özellikle gaz ya da sıvı atıklarıyla direkt olarak insan sağlığı üzerinde olumsuz etkileri varken aynı zamanda tarımsal ürünler de bu atıklardan dolaylı olarak olumsuz etkileniyorlar. Kirlilik derecesi üst seviyelerde olan Nilüfer Çayı’nın durumu ve etkileri de hiç iç açıcı değil. Bursa’da Nilüfer Çayı kenarındaki tarım arazileri zaman zaman zehir akan bu çayın suyu ile sulanıyor. Bu gidişle Bursa, değil Türkiye’yi, kendini besleyemeyecek bir tarımsal çöküş yaşayabilir.

İlgili Diğer Haberler

Yorum Yap

Bu web sitesi, deneyiminizi geliştirmek için çerezler kullanır. Bu konuda sorun yaşamadığınızı varsayacağız, ancak isterseniz vazgeçebilirsiniz. Kabul et Daha fazla oku