Madencilikte çevre politikaları ve nasıl bir madencilik?

Maden ve çevre yazı dizisi-3

Doğa hakkı, insan hakkının önündedir. Bu dünya bize atalarımızın mirası değil, gelecek nesillerin bir emanetidir. Madenlerin ülke ekonomisine katkısı; “Madeni kim üretiyor, bundan kimin kazancı var, üretilen madene ne oluyor, üretildiği yerde geride ne bırakılıyor, madenden kazanılanlar ülke insanının refahına, yaşam kalitesine yansıyor mu?” sorularının  yanıtındadır.

Madenlerimiz, doğal kaynaklarımız ihale usulleriyle alınan, satılan meta olarak görülmüştür. Topraktan çıkarılıp hammadde olarak, yerli satıcılar aracılığıyla çok uluslu şirketlere satılığa çıkarılmıştır. İşin özü yapılan madenciliğin adı hammadde madenciliğidir. Hammadde madenciliğinde ülke kalkınması söz konusu olamaz. Ülke kalkınması planlamaya dayalı sanayileşme modeliyle olur. Bu modelde madenler sanayileşmenin temel hammaddesi olarak değerlendirilir. Hammadde üretimi, işletilmesi zinciri devletin kontrolünde olur. Madenleri hammadde olarak satarak kalkınmış bir ülke dünyada yoktur.

Hammadde madenciliğinin yol açtığı doğa tahribatı ve çevre kirliliği de yoğun olmaktadır.

Madenler, yerkabuğunun belirli yerinde, belirli jeolojik zaman süreçleriyle oluşan, cevher dediğimiz değerin ekonomik olması, sınırlı ve yenilenemez olmalarıdır.

Madenler, milyonlarca yılda kimsenin emeği olmadan oluşmuş, tüketildiğinde yerine konulamayan, doğanın, insanlığın ortak kullanımına sunduğu servetlerdir.  Bu servetler üzerinde, her insanın ve gelecek  nesillerin hakkı vardır.

Dünya nüfusu artarken dünya ekonomisi de artmaktadır. Tüketime dayalı büyüme anlayışı doğal kaynakların aşırı tüketimine neden olmaktadır.

Üretim artışı ve kârı öngören; üretim şeklinin kalitesini ve çevreyi göz ardı eden serbest piyasa ve özel sektör ağırlıklı politikalar, doğal ve sosyal dengelerin ileri derecede bozulmasına neden olmuştur.

Her maden cevherinin bir ömrü vardır. Madenler tükenmez/tüketilemez değildir.

Bazı madenlerin ömrü

Maden Mühendisleri Odası raporuna göre, çeşitli madenlerin 2010 yılı itibariyle bilinen rezervlerinin tükenme ömürleri;

kömür 400 yıl / indiyum 13 yıl / kurşun 42 yıl / çinko 46 yıl /  antimon 30 yıl / altın 45 yıl / krom 143 yıl / nikel 90 yıl bakır 75 yıl / platin 360 yıl / fosfor 345 yıl / tantalyum 116 yıl / gümüş 29 yıl / uranyum 59 yıl / kalay 40 yıl / alüminyum 1027 yıl olarak hesaplanmaktadır.

Hal böyle olunca, madenler, her yerde bulunmayan, tüketildiğinde yerine gelmeyen, flora ve fauna türleri gibi endemik olduğunu söyleyebiliriz.

İnsanlığın biyolojik varlığını sürdürebileceği bir doğal çevreye sahip olması hakkını ihlal eden, madene karşıysan arabaya binme, cep telefonu kullanma, TV izleme, madenden yapılan evlerde oturma, su, ekmek gibi yaşam için madene zorunlu ihtiyaç vardır diyen, madencilere şunu sormak isterim;

Her madenin bir ömrü olduğuna göre maden bitince bu durumda yaşamımız da mı sona erecektir?

Çocuğun, “Baba ben su içmek istiyorum” dediğinde madencilik faaliyetleriyle kirlenmiş ya da kurumuş yok olmuş suyu nereden bulacaksın? Ya da kirlettiğin suyu çocuğuna içirebilecek misin?

Çocuğun, “Baba, ben acıktım yemek istiyorum” dediğinde, kirlettiğin topraklarda artık yetişmeyen sebze ve meyveyi bulabilecek misin?

Madencilikle çölleştirdiğin yerde gölgesinde oturacağın ağaç bulabilecek misin?

Çocuğun, “Baba ben nefes alamıyorum” dediğinde bunun nedeni madencilik uğruna kirlettiğin hava olmayacak mı?

Madencilikte çevre politikaları

1950’lere kadar her şey insan için anlayışını temel alan ekonomik gelişmeci yaklaşım, 1950-1987 arası neoliberal politikaların çevreye bakışı olan, “kirleten öder!” anlayışına dayanan çevre korumacı yaklaşım, 1987’den sonra Birleşmiş Milletler komisyonu ortak girişimi olarak ortaya konmuş, liberal ve piyasacı sosyal bilimciler tarafından savunulan, insan odaklı bir anlayışı temel alan, kaynak yönetimci yaklaşımcı (sürdürülebilir kalkınma), 20. yüzyılın sonlarından itibaren önce “doğa bilimciler ve ekolojistler” tarafından kamuoyunun gündemine getirdiği “ekocu” bir yaklaşımdır. Temeline sürdürülebilir yaşamı alan, insan odaklı, salt kalkınmacı ekonomik büyümeye ve kapitalizme eleştirel bir anlayışı simgeler. İnsanında “ekolojik çevrimin” bir parçası olduğu dolayısıyla esas olan “yaşamın sürdürülebilmesidir”.

İnsanlığın tüm gereksinimlerinden önce biyolojik varlığını sürdürebileceği bir doğal çevreye sahip olması gerekir. Dolayısıyla, yönetenlerin birinci görevi, bunu güvence altına almaktır.

Hangi anlayışla doğaya-çevreye baktığımız bu bakımdan çok önemlidir.

Kalkınmacı Batı kapitalist sistemi; Bacon’nın ifade ettiği “dünya insanlar için yaratıldı, insanlar dünya için değil” yaklaşımıyla, bilgi ve teknolojinin doğal ve çevresel tüm sorunları çözer anlayışını geçerli varsayar. Bu aynı zamanda Newton’cu analitik bir yaklaşımdır. Çözümleyici, parçalayıcı anlayış; doğayı bir elemente indirgeyerek ondan yaralanmayı öngörür. Ormanı keresteye, ağacı atoma dolayısıyla enerjiye indirgeyerek faydacı yaklaşır. Bu, bize, bütüncül bir doğa tasarımı vermez. Esas olan Goetheci yaklaşım olan bütüncül yaklaşımdır. Kırlarında koşulduğu, ağaçların gölgesinde serinlendiği, pınarlarından su içildiği, bütüncül doğa!..

Madencilik ve çevre politikalarında da yeni yaklaşımlar söz konusudur. Enerji ve doğal kaynak korunumu, geri dönüşüm ve hacimsel madencilik gibi… “Bir hammadde buna bağlı olarak bir değer üretir” anlayışındaki değer madenciliğinden, atıkların ortadan kaldırılması konulu çalışmaları da göz önüne alan, “yeniden değerlendirilmeyen ve tüketim döngüsüne katılmayan her şey bir hacim sorunudur” yaklaşımını da içselleştiren hacimsel madencilik anlayışına geçilmektedir.

Günümüzde dünya ticaretinde dengeler, ürünlerinin nitelik standardına odaklanmış durumda… Günümüzde artık aranan en önemli faktörler; ürünün nitelik standardı ile birlikte ham maddesinin sağlanmasından, üretimine ve tüketiminin son aşamasına kadar çevreye zarar vermemesidir.

Nasıl bir madencilik?

Osmanlı Devleti’nde madenler, ordunun silah ve cephane gereksinimini karşılamak ve para basmak amacı ile işletilmiş, kâr amaçlanmamıştır.

19. yüzyılda Almanya, Fransa, İngiltere ve Rusya gibi ülkeler, Osmanlı Devleti topraklarında ekonomik anlamda madenciliğe başlamışlardır.  Bakır, krom, kurşun, bor ve kömür madenleri işletmişlerdir. 1820’lerde Madenciyan olarak isimlendirilen kişiler Zonguldak bölgesinde kömür ocakları açmışlardır. 1860 yıllarında buhar makinelerinin sanayide yerini alması ve kömürün gemilerde kullanılmaya başlanmasıyla taşkömürü stratejik önem kazanmıştır.

1935 yılında madenlerin aranması için Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü ile madenleri işletmek için Etibank kurulmuştur. İlk demir ve çelik tesisi Karabük’te 1939 yılında üretime başlamıştır.

1954 yılında, 6309 sayılı Maden Kanunu ile yabancı madencilik şirketlerine  ruhsat güvencesi verilmiştir. 1978 yılında 2172 sayılı yasa ile bor, demir ve kömür madenlerinin devlet eliyle işletilmesine karar verilmiştir.

Madencilik sektöründe yaşanılan çarpıklıkların, tüm bu yaşadıklarımızın kaynağı “24 Ocak 1980 Ekonomik Kararları” olduğu bilinmektedir. Bu kararlar gereği devlet büyük oranda ekonomiden çekilmiştir. Madencilik sektörünün yüzde 99,2’si özel sektör eliyle işletildiği düşünülürse, doğal kaynaklarımız piyasaya terk edilmiş, planlama adeta geri plana itilmiştir. 24 Ocak 1980’den bu yana 42 yıldır başlayan ve son 19 yılda büyük bir hızla artan özelleştirmelerle madenlerimiz, su kaynaklarımız, ormanlarımız, tarımsal gücümüz neredeyse yok edilmiştir. Bu tür madencilikte kamu yararı olmayacağı gibi halkın söz hakkı da, sanayileşme de, kalkınma da olmamaktadır.

1985 yılında 6309 Sayılı Kanun iptal edilerek 3213 sayılı Maden Kanunu yasalaşmıştır. 2022 yılına gelindiğinde madencilikle ilgili Türkiye Taşkömürü Kurumu ile Türkiye Kömür İşletmeleri ve elindeki birkaç işletmenin dışında geriye kalanların özelleştirme adı altında tamamı satılmış ya da kapatılmıştır. Eti Maden de Varlık Fonuna devredilmiştir. Günümüzde madenlerin yüzde 99,2’si özel sektör eliyle işletilmektedir.

Cumhuriyeti kuran kadrolar 1930’larda sanayileşmenin “hammadde kaynağını üretim aşamasına, onu da pazara garantili olarak bağlayabilmek” olarak tanımlamışlardır. Bu zincir garantili biçimde olabilirse, sanayi kurulabilir, gelişebilir ve buna dayanarak başka planlamalar tasarlanabilir şeklinde saptamışlardır.

Şu anda madencilikle ilgili yabancı şirketlerin yararlandığı düzenlemeler, Osmanlı’dan gelen kapitülasyonların bir devamı şeklinde olup, yabancı sermayeli şirketler TÜBİTAK’ın verdiği Ar-Ge desteğinden, maden kanununda öngörülen teşvikler ile diğer her türlü teşvikten  yararlanmakta, KDV iadesi almaktadırlar. Üstüne üstlük  bu şirketler ülkemizde madencilikten  elde ettikleri kazançlarını da kendi ülkelerinde  borsadaki hissedarlarıyla paylaşmakta, diğer taraftan çifte vergilendirmeyi önleme anlaşmalarına dayanarak önemli vergilerini de kendi ülkelerinde ödemektedirler.” (Necati Yıldız, 2022).

Madencilik bir kamu işidir. Madencilikte kâr amacı olmamalıdır. Kâr olduğu zaman denetim olmaz. Kâr hırsı nedeniyle yoğun emek olup, ölümler artar.

Başta krom, bakır, kurşun, çinko, antimon, nikel, mangan, kobalt gibi çoğu metal madenlerimizin konsantre olarak yok pahasına ihraç edildiği görülmektedir. Yurt içinde ileri teknolojiyi geliştirerek, madenler işlenmeli, ihtiyaca göre, çevreyi ve canlı varlığını tehdit etmeyen,  sürdürülebilir madencilik değil, sürdürülebilir yaşam odaklı madencilik yapılmalıdır.

Madencilik faaliyetlerinde yapılanların sonuçları, yol açtığı tahribat görüldüğünde, şu soruyu sormamıza neden olmaktadır. Her yerde her koşulda madencilik yapılmalı mı?

Her yerde madenciliğin yapılamayacağını madenciliğin çevreyi koruyarak da yapılabileceğini anlamak, öğrenmek ve kabul etmek gerekiyor. 

T.C. Anayasası’nın çevrenin korunmasıyla ilgili 56’ıncı maddesini bir kez daha hatırlayalım; “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşların görevidir.

Madencilik politikaları ve madenciliğe yaklaşım değişmelidir. Biyolojik varlığını sürdürebilmek için doğal çevreye sahip olmak isteyen insanlara da, sen madene karşı mısın gibi mantık dışı soru sormaktan vazgeçin. Madene değil, madenlerimizin üretilip hammadde olarak ihraç edilmesine, toprağın, suyun, havanın kirlenmesine, su kaynaklarının, oksijen fabrikası, küresel ısınma nedeni karbondioksiti emen ormanların yok edilmesine karşıyım.

Madenlerin ülke ekonomisine katkısı; “Madeni kim üretiyor, bundan kimin kazancı var, üretilen madene ne oluyor, üretildiği yerde geride ne bırakılıyor, madenden kazanılanlar ülke insanının refahına, yaşam kalitesine yansıyor mu?” sorularının  yanıtındadır.

Unutmayalım ki doğa hakkı insan hakkının önündedir. Bu dünya bize atalarımızın mirası değil, gelecek nesillerin bir emanetidir.

Dr. Eşref Atabey

Jeoloji Yüksek Mühendisi / Tıbbi Jeoloji Uzmanı / Yazar

Kaynaklar

  • Bilsay Kuruç. 1997. Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi: Büyük Devletler ve Türkiye
  • Eşref Atabey. 2010. Türkiye’de İnsan Kaynaklı Unsurlar ve Çevresel Etkileri. MTA Yerbilimleri ve Kültür Serisi: 7, 286s. ISBN: 978-605-4075-77-5.
  • Necati Yıldız. 2022. Türkiye’de madencilik. Ortak Akıl Politika Geliştirme.
  • Savaş Dilek. 2009. Maden-Madencilik, Altın ve Çevre. TMMOB Maden Mühendisleri Odası, Altın Politikaları Simpozyumu,20-21,Şubat, 2009

Eşref ATABEY

Son Haberler