Ana Sayfa Su'ya DairSu Kültürü Türk hamamları ve yıkanma geleneğinin kökleri ve geleceği

Türk hamamları ve yıkanma geleneğinin kökleri ve geleceği

Yazar: Selma ALTIN

Yazan: Prof. Dr. Fikret K. Yegül

18. yüzyılın başlarında İstanbul’da bir ‘gelin hamamı’ töresine katılan Osmanlı Sarayı nezdindeki İngiliz elçisi Sir Edward Wortley Montagu’nun eşi Lady Mary Montagu, baştanbaşa güzel giysiler ve takılarla donanmış gelinin kapıdan karşılanışını, sonra gelinin hamamda yerlerini almış olan büyükleri ve akrabaları selamlayıp, onlardan güzel sözler ve küçük hediyeler alarak sevindirildiğini anlatıyor. Lady Montagu’yu en fazla etkileyen ipek peştamallarla sarılmış, gelin ve arkadaşlarından oluşan bir genç kız grubunun hamamın ılık, buharlı salonlarında, kurnalardan dökülen suların yankılandığı; kubbelerden inen yüzlerce ışık huzmesinin parlak mermerlerde ve berrak havuzlarda yansıdığı bir renk cümbüşü içinde, salınarak, şarkılar söyleyerek geçişleri oluyor.

Tek ve koro olarak söylenen bu şarkılar, klasik bilgi ve kültür birikimi yüksek olan Lady Montagu’ya M.Ö. 3. yy’ın değerli şairlerinden Sirakuzalı (Syracusa) Theok-ritus’un derlediği geleneksel ‘gelin şarkılarını’ anımsatıyor.

Antik Çağ’ın epithala-mium diye adlandırdığı bu gelin şarkıları ile Türk hamam töresi arasında doğrudan bir yaklaştırma düşünülmese de, Anadolu’nun zengin kültür yelpazesi ile bütünleşen geçmişini hatırlatması bakımından kayda değerdir. Lady Montagu’dan dört asır önce Anadolu’dan geçen ve yerel ahi gençlik kuruluşları tarafından ağırlanan Faslı gezgin ve İslam âlimi İbn Battuda da Rihla adlı eserinde Anadolu halkının mertliği, cömertliği, doğruluğu ve temizliğinden övgü ile şöyle bahsediyordu; “Bilal-al Rum denilen ülke dünyanın en güzel yerlerinden biridir. Tanrı oraya bütün diğer ülkelere parça parça verdiği iyiliklerin tümünü ihsan etmiş. Doğası bolluk ve nefistir; halkı nezih, nazik, temiz insanlardır…”.

O devirde çoğunlukla Selçuk ve Türkmen beyliklerinin idaresi altına girmiş olan Anadolu’nun kentlerini donatan çeşitli dini ve sosyal yapılar arasında kuşkusuz kimi Bizans Devri’nden kalma kimi de bu eski hamamlardan algılanarak yapılan yeni hamamlar da vardı. Orta Asya’dan 11. ve 12. yy’larda at sırtında uçar gibi Anadolu’nun içlerine inen bu Türkmen aşiretlerinin kısa bir zamanda kendilerini savaşçı birliklerden sivil toplum yöneticilerine dönüştürebilmeleri ender bir başarıdır. Ayrıca Battuda’nın gezisinden bir asır kadar sonra Konstantiniye’yi alan Osmanlı Türkleri, Bizans Hamamları’nın en gösterişli ve tipik örnekleri ile bezenmiş kente fetihten sonraki tek bir nesil içinde 26 yeni hamam ilave ettiler.

Toplum hamamının Anadolu’nun Türk-İslam toplulukları arasındaki başarısını nasıl açıklayabiliriz?

Bazı araştırmacılar Türk Hamamı’nın kökenlerini ve başarısını sadece İslam dininin temizliğe verdiği önemle açıklamak isterler. İslam dininin ritüel temizliğe verdiği önem gerçektir. Fakat din, bu konudaki etkili faktörlerin ancak bir tanesidir. Türk Hamamı’nın kökenleri, kesintisiz bir gelişme zincirinin bir halkası olarak; Bizans ve Roma Hamamları’na, hatta daha da eskilere giderek Anadolu’nun Bronz Çağ uygarlıklarına ve her şeyin başında toprağında doğan su sevgisine ve kültürüne dayanıyor. Beyşehir yakınlarında, M.Ö. 13. yy’da Kral IV. Tuthalya Devri’ne tarihlenen Eflatun Pınar, geniş havuzunun berrak sularında yükselen ve bu sularda yankılanan Hitit su ve bereket tanrılarının korumasında, su sevgisinin kutsallaştığı ve Anadolu’nun engin doğası ile özdeştiği bir eserdir.

blank

Temizleyen, serinleten, yaşatan suyu ve su sevgisini kutlayan Hitit sanatından diğer bir örnek de İvriz’de sergileniyor: Kayanın sert yüzünde Twana Kralı Warpalas elinde bolluk ve bereket simgesi büyük bir salkım üzüm tutan Tanrı Tarhunza önünde saygıyla ayakta duruyor, su, bol, soğuk, ışıltılı Torosların yamaçlarından oylum oylum fışkırarak akıyor.

Suyu kutsallaştıran ve anıtlaştıran bu örneklerin dışında, M.Ö. 2. bin içinde Boğazköy, Zincirli ve Aslantaş’taki saraylarda ve yerleşimlerde görülen özel yıkanma odaları ve oldukça gelişmiş su ve kanalizasyon teknolojisi,

Anadolu hamam geleneğinin teknik ve sosyal açıdan çok eski tarihlere uzandığını ve ancak çok sonra antik Yunan ve Roma yıkanma geleneği ile birleştiğini gösteriyor. Hatta Zincirli “J” Sarayı yıkanma odasının yanındaki, etrafı bankolarla çevrelenmiş bir oda (J-6), buranın Roma Hamamları’ndan neredeyse iki bin yıl önce bir nevi soyunma ve dinlenme odası olan apodyterium gibi kullanıldığını tanımlıyor.

Anadolu’daki Yunan, Roma ve onların uzantısı olan Bizans Hamamları, kuşkusuz Türk-İslam yıkanma geleneğini en erken olmasa bile en yakından ve en açık olarak etkileyen örnekleri veriyorlar. M.Ö. 4. yy’da başlayarak gelişen Yunan Hamamları tipik olarak birbirinden ayrı bir grup oturmalı küvetin çevrelediği yuvarlak veya yuvarlak kenarlı birkaç mekândan oluşan planlar gösteriyorlar. Piraes’da yuvarlak odalar kısmen veya tamamen kayaya oyulmuşturlar. Oeniadae’da ise büyük ve küçük iki rotunda dikdörtgen servis odaları ile birleştirilmiş durumdadır.

Yuvarlak ve dikdörtgen mekânların birlikte kullanıldığı en gelişmiş örneği M.Ö. 3. yy’da Gortys’de görüyoruz. Isıtma sistemleri çok basit fakat etkin olan bu hamamlarda ısıtma odanın ortasına konulan bir mangal veya dışarıda bir ocakta kaynatılıp getirilen su kazanının sıcak buharı ile sağlanıyor. Mekânlar küçük, kapalı ve korunaklı oldukları için bu sistem yıkananları rahat ettirebilecek kadar sıcaklık sağlayabiliyor.

Yunan Gymnasium’unun bir parçası olarak gelişiyor

Bu verdiğim örneklerin hepsi Yunanistan’dadır. İlginçtir ki Yunanistan’da ve Batı Yunan kolonilerinde yaygın olan bu rotunda’lı toplum hamam tipine Anadolu’da rastlamıyoruz. Sanıyorum ki Anadolu’da yıkanma geleneği Yunan Gymnasium’unun bir parçası olarak gelişiyor. Yunan kentinin eğitim ve spor merkezi olan gymnasium’da gençler jimnastikten sonra yıkanma gereği duyduklarından palaestra’nın bir köşe odası soğuk su ile yıkanma işine ayrılıyor. Vitruvius’un loutron adı verdiği bu yıkanma odasının en güzel örneğini arka duvarına dayalı bir sıra mermer yalak ve çeşmelerle bezeli Priene Aşağı Gymnasium’unda görüyoruz.

Bazı vazo resimlerinde gördüğümüz gibi; atletler, yalaklarda veya yuvarlak küvetler etrafında veya yukarıdan aslan başı çörtenlerden su akıtan bir nevi duş altında yıkanıyorlar. M.Ö. 2. yy’ın sonlarında yapılmaya başlanan Palaestra’larda sıcak suyla yıkanmaya ayrılan ve gene Vitruvius’un calda lavation diye bahsettiği özel odalar tasarlanıyor.

Bu odalarda su ısıtılmaya yarayan bir nevi ocak-kazan kombinasyonu aynı zamanda mekânı da ısıtabiliyor. Anadolu’da Yunan Devri’nde yıkanma işleminin genellikle palaestra’larda odaklandığının en etkileyici kanıtlayıcısı M.Ö. 1. yy’da başlayıp Augustus Devri’nde yoğunlaşan yazıtlarda ‘gymnasium’ ve ‘balaneion’ (Hamam) sözcüklerinin karışık olarak ve hatta aynı tesis için kullanıldığıdır. Doğu Akdeniz’i içerisine alan Büyük İskender sonrası gelişme ve dışarıya açılma arzusu toplumların ve fertlerin ufkunu genişletiyor; iyi, rahat, uygar ve sağlıklı yaşama arzusu beraberinde beden temizliği ve zevkine yönelik olarak sıcak hamamların ve spa kültürünün gelişmesine yol açıyor. Bu bir yerde Hellenistik Devrin daha önce topluma hâkim olan aşiret ve küçük kent devlet bağımlılığını bırakıp, ferde, ferdin özgür ve özgünlüğüne verdiği değerin bir ifadesidir.

Roma İmparatorluk düzeninin getirdiği barış ve maddi refah döneminde Anadolu’nun en küçük dağ kentleri bile büyüklü küçüklü hamam yapıları ile bezeniyorlar. Her kent komşu kentin hamamından daha iyisini yapmak için yarışıyor. Özellikle, Lykia, Pamphylia, Pisidia ve Dağlık Kilikia’da çok görülen küçük hamamlar İtalyan kökenli ‘Pompeii tipi’ dediğimiz bir plan tipinin yerel şartlara uydurulmuş çeşitlemeleridir. Ana model basit tünel tonozlu, birbirine paralel birkaç dikdörtgen mekânın (Apodyterium, frigidarium, tepidarium ve caldarium) sıralanmasından doğuyor. Yapısal ve fonksiyonel mantığını takdir edebileceğimiz bu plan tipi bir tarafta su depoları, külhanlar gibi hizmetleri toplayan bir avlu, diğer tarafta müşterilerin geleneksel sıcak hamamdan önce yaptıkları sportif eksersizlere ayrılan sütunlu Palaestra’larla çevriliyor. Bu tip hamamları Oenoanda’da, Patara’da, Arykanda’da ve Anemurium’da görüyoruz. Bu paralel dizi salonlu hamamlar örneğin; Arykanda ve Tlos gibi dağlık kentlerde manzaraya hâkim yerlerde konumlandırılıyorlar. Bu yerel uygulamalarda genellikle caldarium geniş bir apsis ile çıkıntı yapıyor, bütün salonlar büyük pencerelerle manzaraya açılıyorlar.

Anadolu’nun başka bir özel tasarımı da ‘salonlu hamam tipi’ dediğimiz, büyük bir olasılıkla bölge merkezi Antiokheia etkisi altında, Dağlık Kilikia ve Kuzey Suriye’de yaygın olan bir tiptir. Bu hamamlarda tipik olarak göze çarpan geniş ve görkemli salonun eğlence, toplantı, eğitim gibi sade hamama değil, tüm kente ve bölgeye sosyal hizmetler veren çok işlevli bir mekân olarak kullanıldığını sanıyoruz.

Kuşkusuz Anadolu’nun yarattığı ve Antik Çağ’ın kültürüne armağan ettiği en önemli kurum ‘hamam Gymnasium olarak adlandırdığımız, sosyal ve mimari bir sentez içeren yeni bir tiptir.

Anadolu Hamam-Gymnasium kompleksleri en basit bir anlatımla Yunan Gymnasium’unun revaklı, yatay çatılı, göğe açık Palaestra’sı ile Roma Hamamı’nın kütlesel, yüksek tonozlu yapısı ile birleşmesidir. Bu tipin en gelişmiş örneklerinden Sardes İmparatorluk Hamam-Gymnasium’unda ve Ephesos Vedius Hamam-Gymnasium’unda gördüğümüz gibi iki değişik ve özgün mimari yapının, birbirlerine entegre olmadan, yapay olarak bitişmesidir: Doğuda, hafif yapılı, sütunlarla çevrili Palaestra avlusu ve avluyu çevreleyen alçak, kırma çatılı mekânlar var; batıda, devasa tonozlarla örtülü, geniş, yarım ay pencerelerinden dökülen bol ışıklı, görkemli iç mekânları ile Roma betonunun yarattığı hamam bloğu.

Hamam-Gymnasium’ların en erken örneği olarak M.S. 1. yy’ın ilk yarısına tarihlenen Miletos’taki Vergilius Capito Hamamları’nı tanıyoruz. Bir dikdörtgen içinde yer alan yapı, uzun ekseni boyuna simetrik bir plan gösteriyor. Kuvvetli bir eksen üzerinde simetrik ve biçimsel planlama İmparatorluk Dönemi’nin hemen hemen bütün büyük hamam-Gymnasium’ları için yeğlenen bir düzenleme olarak karşımıza çıkıyor.

Sardes İmparatorluk, Ephesos Liman, Ankyra Caracalla/Çankırıkapı ve halen kazılmamış fakat araştırma altında olan ve değişik ve özgün mimarisini dikkatle izlediğimiz Magnesia’daki Büyük Hamam-Gymnasium’u gibi birçok örnek boyut ve görkemlilik bakımından Roma ve İtalya’daki İmparatorluk Hamamları (Thermae) ile karşılaştırılabilirler.

Anadolu Antik Dönem Hamamları üzerinde çalışan birçoğumuzun öğrenmek istediği şudur: En önemli işlevinin hamama giden her yaşta ve her durumda kentlilerin yıkanma töresinin gereği olan hafif spor ve oyun için kullandıkları Palaestra’lar aynı zamanda kentin gençlerine tipik Yunan Gymnasium’ unun sağladığı gibi ciddi spor ve beden eğitimini veriyor muydu? Bir başka deyişle, hamam-Gymnasium’un Palaestra’sı kentte hamamdan ayrı Gymnasium olarak çalışıyor muydu?

Elimizdeki bütün veriler (Mimari, epigrafi ve eski kaynaklar) göz önüne alındığında bu iki kurumun ayrı ayrı çalışabildiği, yani yıkanma ritüelinin bir parçası olan hafif spor yapan hamam müşterileri ile genç atletlerin aynı tesisi belki ayrı zamanda kullanarak paylaşabildiklerini gösteriyor.

Bakım ve işletmeleri zordu

Anadolu Hamam-Gymnasium’larının başka bir özelliği de genellikle Palaestra’ya açılan ve bazı yayınlarda kaisersaal (İmparator Salonu) olarak bahsedilen ‘tanrılaşan’ imparator ve ailesinin onuruna donatılmış özel avlu veya salonların bulunmasıdır. Böylece İmparatorluk kültü ve ‘devlet dini’ hamamların çok sevilen ortamında politik ve popüler düzeyde temsil ediliyordu. Sardes’te tümüyle restore edilen ‘Mermer Avlu’ olarak adlandırılan salon, zengin, renkli mermerlerle bezenmiş, çok katlı ve hareketli sütun sıraları, merkezde odaklanan dev, yivli sütunların taşıdığı apsis’li alınlığı ile bu salonların en etkili örnekleri arasındadır. Palaestra’ya açılan Mermer Avlu tanrıça Artemis ile İmparator Septimius Severus ve ailesine adanmıştır.

Yunan Gymnasium’unun ve Roma Hamamı’nın işlevlerini Anadolu’nun kendi sosyal yapısı içinde özdeştiren ve tümüyle kültürel ve mimari bir sentezin sergileyicisi olan hamam-Gymnasium’lar, bir yanda Hıristiyanlığın etkisinde, öte yandan bakım ve işletmeleri zor ve pahalı olduğu için, Geç Antik Devrin zayıf kent ekonomisinin baskısına boyun eğerek yavaş yavaş yaşamlarını yitirdiler veya fonksiyonlarını değiştirdiler. Devasa yapılar harap olsalar da Erken Bizans kentlerinin çeşitli idari ve sosyal hizmetlerini üstlendiler. Örneğin, Ephesos’ta Liman Hamam-Gymnasium’unun muazzam Palaestra’sı dar sokaklar ve küçük dükkânlarla dolarak bir nevi oriental çarşıya dönüştü; Sardes’te Mermer Avlu’nun döşemesine beşinci asırda kazılmış bir kitabe, orayı kentin gerousia’sının yani yaşlılar meclisinin, toplantı yaptığı bir mekân olarak niteliyor.

Büyük hamamlar kapılarını kapasalar da daha ekonomik olarak çalışabilen yüzlerce küçük, kent hamamı, balneae yaşamlarını daha asırlarca sürdürerek Anadolu’nun hem Hıristiyan-Bizans halkına hem de ülkeye 8. yy’dan başlayarak yayılan İslam toplumlarına hizmet ve örnek vermeye devam ettiler. Geleneksel Türk Hamamları’nı da bu şekilde Antik Çağ Anadolu Hamamları’nın ve yıkanma kültürünün tek ve doğru devamı ve mirasçısı olduğunu rahatlıkla savunabiliriz. Kuşkusuz bu devamlılık çizgisi içinde yıkanma töresi ve bu töreyi yansıtan hamam mimarisinde bazı önemli değişiklikler oluyor.

Bazı alışkanlıklar devam ediyor, bazılarıysa değişiyor

Türk-İslam Hamamları’nın ‘kızma hamam’ dediğimiz tabandan ısıtma ‘hypokaust’ sistemi büyük ölçüde orijinal Roma modelinin devamıdır. Buna karşın, Hıristiyan toplumları gibi Türk-İslam toplumları da sporu hamam programına almadıkları için palaestra önemini yitiriyor ve kayboluyor. Roma Hamamları’nın sevilen soğuk veya sıcak büyük toplum havuzları natatio’lar ancak kaplıca hamamlarında görülüyor. Yıkanma kurna başında, özel olarak yapılıyor, fakat Antik Dönem’in yıkanma töresi, keselenme, masaj, halvette terleme güncelliğini koruyor. Ayrıca ‘soğukluk’ denilen müşterilerin sıcak hamamdan sonra havlulara sarılı dinlendikleri aydınlık salon bir dereceye kadar antik frigidarium’u hatırlatıyor. Bu salonun ortasındaki küçük, dekoratif, fıskiyeli havuz frigidarium’dan bir uzantı: ‘Fiskiyah’, Yunanca-Latince köklü ‘havuz’ anlamına gelen piscina’dan aktarma bir sözcük. Hamamda yeme-içme alışkanlığı da eskisi kadar geçerli; hatta kadınlar tarafından yapılan geleneksel sazlı-sözlü bir hamam partisi için yiyecek hazırlığı günler öncesinden başlayabiliyor.

Anadolu’nun hamam kültüründe gördüğümüz en büyük değişiklik; Antik Çağın vie aix bains (Hamam yaşamı) diyebileceğimiz her gün hamama gitme töresini kaybedip, hamama ancak haftada veya iki haftada bir gitme alışkanlığının gelmesidir.

Daha yakın tarihe bakarsak, Türk Hamamı’nın gelişmesinde Kuzey Suriye’de gelişen Emevi Hamamları’nın özel önemine değinmek istiyorum. Roma Hamamları’nın 5. ve 6. yy boyunca Hıristiyan-Bizans toplumlarına kesintisiz bir devamlılık çizgisi içinde aktarıldığı bu bölgede, Serdjilla, Babiska, ve Medjilla gibi küçük kasabalarda uzun yol, kervan ticareti yapan tüccarlara yıkanma ve dinlenme hizmetleri veren birçok küçük hamam, birkaç asır sonra erken Emevi Devri soylularının saray ve kasırlarında yarattıkları hamamlara dönüşecektir.

Kusru’l-Hayr Şarki, Kusru’l-Amra ve özellikle Halife Hisham bin Abdulmelik zamanında, yani 8. yy’ın başlarında yapılan görkemli çöl sarayı Hirbetul-Mefcer’deki hamamlar bu kültürel ve mimari geleceğin ilk örnekleri arasındadır. Selçuk ve Türk boylarının Anadolu’da yerleşme sürecinde, çeşitli yer ve zamanlarda, çeşitli Bizans-Arap toplumları ile karışmaları ve kaynaşmaları sonucu bir taraftan klasik Roma Hamamı diğer taraftan kentsel Arap hamam kültürünü benimsemeleri de doğaldır.

blank

İstanbul’un su kültürüne etkisi

Yıkanma ve su kültürünün Bizans-Hıristiyan toplumdan Türk-İslam toplumlarına aktarılmasında en etkin ve özel rolü; yüzlerce küçüklü büyüklü hamamı ile Konstantinople-İstanbul kenti yükleniyor. Bizans imparatorlarının Konstantiniye’sinin birçok semtinde hamam, konak ve klişe bir nevi mahalle üçlüsü oluşturmuştu. Osmanlı İstanbul’unda da konak-cami-hamam bir üçlü olarak mahalle sosyal yapısının içinde önemli bir unsur olarak devam ediyordu. Bu devamlılık her ne kadar yıkanma töresi ve ısıtma teknolojisi bakımından geçerliyse de, Türk Hamamı’nın mimari özellikleri bakımından da Roma-Bizans Hamamı’ndan ayrıldığı göze çarpıyor.

Osmanlı Hamamları plan olarak Osmanlı mimarisinde de tanıdığımız, açık ve keskin hatlı bir geometrik anlayışa önem veriyorlar. Antik Çağ Hamamları’nın değişik şekilli mekânlarının bir düzen, linear birleşimlerinin tersine tipik Türk Hamamları, 15. yy Haseki Bostan Hamamı’nda gördüğümüz gibi, kubbeli merkezi mekânların yarattığı üniter bir geometri düzeni yeğliyorlar ve kuvvetli bir biçim-geometrisi sergiliyorlar.

Mekân ve şeklin en açık ve hassas olarak birleştiği, bütünlendiği örnek kuşkusuz Sinan’ın 1553’te tamamladığı, bazen Ayasofya Hamamı olarak bilinen Haseki Hürrem Hatun Hamamı’dır. Sinan bu fevkalade yapıda bize, buğulu kubbelerinin altında, mekân/biçim/fikir bütünlemelerinin sergilediği bir nevi mimari müzik sunuyor!

Anadolu ve tüm İslam ülkeleri Antik Çağın “sağlıklı kafa sağlıklı vücutta bulunur” prensibi ile ifade edilen hamam ve beden bakımı kültürünü Orta Çağ boyunca bugüne kadar kesintisiz en iyi bir şekilde devam ettirmelerine karşın, Avrupa, genellikle bu geleneği, biraz da üst üste gelen  veba salgınlarının sonucu olarak kaybediyor. Sudan ve hamamdan kaçan Avrupa, temizlik mevhumunu, yıkanmada değil de son moda, temiz, ütülü keten gömlek giymek ve parfüm kullanmakla bağdaştırıyor.

Giderek bu ‘sudan kaçma’ özelliği kültürler arası bir ayrım, “İslam Doğu yıkanır, Hıristiyan Batı yıkanmaz” şeklinde taraflara bir nevi toplum benliği kazandırıyor. Her ne kadar 19. yy’da Paris, Londra ve New York gibi kentlerde çoğunlukla ticari bir gaye taşıyan bir toplum hamam kültürü görülüyorsa da ve bu hamamların başlangıcında oriental dekoru ile sözde Türk Hamamları geliyorsa da, böyle bir gelişimin yapaylığı ortadadır.

Bugün İstanbul ve taşra kentlerinde küçük kubbeleri ile tanıdığımız, harap olsalar da çalışabilen ve taşınmaz mahalle kültürümüzü ayakta tutan bir avuç hamam ve bu hamamların donuk ışıklı kubbeleri altında bir mucize gibi yankılanan Anadolu’nun eski su kültürü, bize kaybettiğimiz veya kaybetmekte olduğumuz çok kökenli değerleri, biraz da Nobel taçlı yazarımız Pamuk’un hissettiği bir sonbahar hüznü gibi hatırlatıyor.

 

Bu durumda geleneksel Türk hamamının geleceği nedir veya ne olabilir?

Geleneksel hamamlarımızın artık geri gidemeyeceğimiz toplum yapımızda, kentlerimizde, mahallelerimizde, sosyal ve fonksiyonel bir geçerliliği, bir değeri var mıdır? Varsa, bu paylaştığımız ortak kültür, töre, yeniden canlandırılabilir mi?

Evde beş dakikalık duş almak dururken kim mahalle hamamına veya kaplıca hamamına gider? Giderse toplum hamamlarının görkemli kubbeleri altında yıkanmanın, keselenmenin, vücut bakımının yarattığı; kişiyi yeniden doğmuş gibi ferahlatan hijyenik ve sosyal değerini kim anlar, kim ister?

Ayrıca, en iyi niyetle ve en üstün bilgilerle tarihi bir hamamı restore etmek yetmiyor, ona yeni bir iş ve ruh vermek, bu günün dünyası için de geçerli hale getirmek gerekiyor. Hamamların toplum tarafından kabullenmesi için zamana uyan değişiklikler yapmak, onlara yeni anlamlar, yeni işlevler yüklemek uygun olur mu? Örneğin, spor, vücut bakımı, hijyen, sosyal etkinlikler, toplantı, eğitim, eğlence gibi. İlginçtir ki İstanbul’un iyi kötü bakımlı birkaç tarihi hamamını (Cağaloğlu Hamamı, Çinili Hamam, Çemberlitaş Hamamı gibi) koruyan ve yaşatan son yıllarda gelişen turizm olmuştur. Bu, üzerinde ciddi olarak durulacak düşünmeye değer bir konudur: İlk anda ruhsuz, salt ticari bir etkinlik gibi görünse de, turizm iyi yönlendirilirse kültüre hizmet verebilecek bir uğraşı, bir gerçektir. Bu konu artık her dört-beş yıldızlı otel, resort ve spa’da popüler olan Türk Hamamı yapılanmasını da içeriyor. Eğer, mahalleye yönelik gerçek semt hamamı geleneğini devam ettiremezsek, Türk Hamamı’nın geleceğini turistik oteller, spa’lar, kaplıca merkezleri kapsamında düşünebilir miyiz?

Batı anlamında yarattığımız spa’ları ve wellness center’leri Türk Hamamı’nın ruhu ve programı ile bağdaştırabilir miyiz? Bağdaştırabilirsek (Belki başka seçeneğimiz yok), bu turistik, butik hamamların mimari olarak başıbozuk, kontrolsüz, bilgisiz yozlaşmaları tehlikesi karşısında ne yapabiliriz? Bu gelişmeyi iteceğimize kabullenirsek, tarihimize ve kültürümüze daha uygun sosyal değerler ve mimari modeller üretebilir miyiz? Tarihi değerleri ve Türk Hamamları’nın kökenlerini bilen ve sayan Türk mimarları bir otel veya spa çatısı altında olsa bile, geleneksel bir Türk Hamamı standardı, tarihle barışan tasarı modelleri yaratabilirler mi veya yaratmak isterler mi? Ve en önemlisi, sizlerin düşüncelerinize sunacağım ve beni rahatsız eden son soru şudur: Sanat ve kültür konularında böyle bir planlama, örgütlenme, gruplaşma her şeyden önce sanatın özgür yapısı ve benliği içinde doğru olur mu?

Ibn Battuda’nın övgülerine değen en güzel değerlerin ve insanların Anadolu’su bizim için çok uzakta mı kaldı? Kral Warpalas böyle zor soruları gerekirse tanrısı Tarhunza’ya sorabilirdi, biz kime danışalım?

 

 

İlgili Diğer Haberler

Yorum Yap

Bu web sitesi, deneyiminizi geliştirmek için çerezler kullanır. Bu konuda sorun yaşamadığınızı varsayacağız, ancak isterseniz vazgeçebilirsiniz. Kabul et Daha fazla oku