Suyu koruma amaçlı yürütüldüğü söylenen düzenlemeler tam tersi sonuçlar yaratıyor

1992 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kabul edilmesinden bu yana, her yıl farklı temalarla değerlendirilen 22 Mart Dünya Su Günü’nün bu seneki teması; Yeraltı Suyunu Görünür Yapmak olarak belirlendi.

Aşırı kentleşme nedeniyle temiz suya erişim sorunu giderek büyüyor. 20 yıl önce 111 milyon kişi temiz suya erişimden yoksunken, UNICEF/Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu ve DSÖ/Dünya Sağlık Örgütü’nün hazırladığı ortak rapora göre günümüzde, dünya genelinde yaklaşık 2 milyar 200 milyon kişi temiz içme suyuna ulaşamıyor.

Yıllık tüketilebilir su potansiyeli 112 milyar m3 olan ülkemizde kişi başına tüketilebilir su potansiyeli 1.519 m3 civarında. Bu değer, su azlığı yaşanan bir ülke olduğumuzu gösteriyor. Bu değerin 2030 yılında 1000 m3 olacağı ve “su fakiri” ülkeler sınıfında olacağımız öngörülüyor. Su Fakirlik Endeksi’nde Türkiye, 147 ülke arasından 78. sırada yer alıyor. Küresel iklim değişikliğine ilişkin senaryolara göre, ülkemizin bu süreçten olumsuz yönde etkileneceği düşünülüyor.

Türkiye’nin havza başına düşen su potansiyeli (m3 /yıl/kişi).
Kaynak: İzmir İli Sürdürülebilir Enerji ve İklim Eylem Planı, 2020

“Ülkemizde suyun yüzde 70’i tarımsal, yüzde 20’si kentsel ve yüzde 10’u ise endüstriyel alanda tüketiliyor.”

Suyun yaşamsal önemine rağmen, aşırı su tüketimi ve kirlilik tehdidi, su varlığına ilişkin sorunların görmezden gelindiğini kanıtlıyor. Ülkemizde kentleşme, sanayi, madencilik, tarım ve diğer yatırım süreçleri ile ilgili politika ve uygulamalar; arazi planlamasının yapılmadığı, orman alanları, doğal yapısı korunması gereken alanlar, meralar, tarım alanları ve sulak alanların kaybedildiği, vasfının yitirildiği, doğal varlıklarımızın tahrip edilerek yok edildiği ekolojik yıkım olarak tanımlanan sürece işaret ediyor. 25 su havzasında yüzeysel sularımızın yaklaşık yüzde 70‘inin, yeraltı sularımızın yüzde 40’ının kirli olduğu bilimsel veriler ve kamu raporları ile ortaya konmuş durumda.

Özellikle ülkemizdeki sanayi ve nüfusun yoğun ancak su kaynaklarının kısıtlı olduğu büyük kentlerimize yönelik planlama süreçlerinde, tarım ve orman alanlarının kaybedildiği, sanayi ve konut alanlarına dönüştürüldüğü, alan kullanımına yönelik çeşitli faaliyetlere verilen izinler ile birlikte gelen nüfus yükü değerlendirildiğinde, bu çevresel yükü karşılayacak su kaynaklarımızın olmadığı ortada. Son yağışlar ile barajlardaki doluluk oranlarında iyileşme kaydedilse de bu durum, uzun vadeli ve sürekli bir çözüm olarak görülmüyor.

Ulusal su politikasının bir an önce hayata geçirilmesi gerekli

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İzmir Şubesi tarafından, Dünya Su Günü’ne yönelik düzenlenen basın toplantısında, suyun tüm canlılar için vazgeçilmez doğal bir hak olduğu, suyun kullanımı ve korunması ile ilgili ivedilikle toplumsal projeler oluşturulması gerektiği vurgulandı. Yapılan açıklamada, doğal kaynaklarımızı, halkımızın çıkarlarını ve geleceğini korumak için, kamu mülkiyeti temelinde örgütlenmiş, ulusal planlama çerçevesinde yerel kalkınmayı hedefleyen, her bireyin suya erişimine olanak sağlayan, eşitsizlikleri de ortadan kaldırarak, doğayla barışık yatırımı önemseyen ulusal su politikasının bir an önce hayata geçirilmesinin gerekliliği belirtildi.

“Suyu doğal hak olmaktan çıkarıp, ticari bir mal haline getiren sermayeden, küresel piyasaya açan politikalardan vazgeçilmelidir.”

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İzmir Şubesi Yönetim Kurulu.

Basın toplantısında ayrıca, İzmir Kenti Su Yönetimine ilişkin değerlendirmelerin yer aldığı 2022 İzmir Su Raporu paylaşıldı.

Raporda, TÜİK verilerine göre 2020 yılında içme ve kullanma suyu şebekesi ile hizmet verilen belediye nüfusun toplam belediye nüfusuna oranı yüzde 98.8 olarak tanımlanmış, içme ve kullanma suyu arıtma tesisi ile hizmet verilen belediye nüfusun toplam belediye nüfusuna oranı ise yüzde 60 olarak verilmiş. Bu istatistik, İzmir halkının yüzde 40’ının sağlıklı içme suyuna ulaşamadığını göstermekte.

İzmir Büyükşehir Belediyesi sınırları içinde gerekli içme ve kullanma suyu, barajlar ve yeraltısuyu kuyularından sağlanıyor. İZSU verilerine göre, 2021 yılında temin edilen suyun yüzde 42,2’si yeraltından, yüzde 57,8’si yüzeysel su kaynaklarından sağlanmış. İzmir’in su ihtiyacını karşılayan kaynakların miktar ve kalite olarak sürdürülebilirliğinin sağlanması, korunması büyük öneme sahip. Kentte, içme suyu arıtma tesisi ile hizmet verilen nüfus yüzde 75, atıksu arıtma tesisi ile hizmet verilen nüfus yüzde 99 olarak görülüyor.

2021 yılına ait İzmir kenti su üretiminin kaynaklara göre dağılımı.

Avrupa standartlarında arıtım yapan en fazla tesise sahip kent

2022 İzmir Su Raporu’nda yer alan verilere göre, İzmir’de İZSU Genel Müdürlüğü tarafından 23’ü Avrupa standartlarında arıtım yapan ileri biyolojik, 38’i biyolojik ve 6 tanesi doğal arıtma olmak üzere toplam  67 arıtma tesisi ile atıksu arıtma hizmeti veriliyor. Atıksu arıtma tesislerinde arıtılan atıksuyun yüzde 97’si Avrupa standartlarında arıtım yapan ileri biyolojik atıksu arıtma tesislerinde arıtılmış, kalan yüzde 3’ü ise biyolojik ve doğal arıtma tesislerinde arıtılmış. Raporda, İzmir’in 23 ileri biyolojik atıksu arıtma tesisi ile ülkemizde Avrupa standartlarında arıtım yapan en fazla tesise sahip ve kişi başına Avrupa standartlarında en fazla atıksu arıtımının gerçekleştirildiği kent olduğu belirtiliyor.

Bununla birlikte, yeterli su kaynağına sahip olmayan İzmir’e su temini sağlamak üzere, kilometrelerce ötedeki Gördes Barajı’ndan su planlaması yapıldı. Kilometrelerce öteden yüksek maliyet ve işgücü harcanarak su temin eden İzmir, gelecekteki su kaynağı olan Çamlı Baraj Havzası’nda altın madenciliğinin getirdiği kirlilik riski ile karşı karşıya. Kentte su yönetiminden sorumlu kuruluşlar olan İZSU ve DSİ, gelecekteki su kaynakları için farklı yaklaşımlar sergiliyor. İzmir Büyükşehir Belediyesi ve İZSU, Çamlı Barajı’nı zorunluluk olarak görürken, DSİ bu barajın yapımı konusuna sıcak bakmıyor. Kentin su yönetiminden sorumlu iki kuruluşun farklı politikaları, İzmir halkını sağlıklı suya ulaşma konusunda tehlikede bırakıyor.

Maden işletmesinin mevcut hali ile yarattığı kirlilik mahkeme kararlarıyla ÇED kapasite artışına ilişkin ÇED olumlu kararı iptal edilmesine rağmen, Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından iptaller göz ardı edilerek ÇED kapasite artışına ilişkin ÇED süreci yeniden yürütüldü ve ÇED olumlu kararı yenilendi. Efemçukuru, İzmir yerel yönetimi tarafından kentin su kaynağı olarak tanımlanırken, tüm itirazlara rağmen merkezi idareler tarafından kirlilik riski ile baş başa bırakıldı.

Manisa’ya içme-kullanma suyu sağlamak üzere inşaatı devam eden Gürdük Barajı ve İzmir kentine içme-kullanma suyu sağlanması planlanan Başlamış Barajı olmak üzere, bölgenin en büyük iki kentine hizmet verecek Başlamış Çayı Havzası’nda, Gördes’te nikel maden işletmesinin yarattığı riskler devam ederken, madenin kapasite artışı talebi onaylandı. Ayrıca, yıllık 1 milyon ton sülfürik asit üretecek sülfürik asit fabrikası için de ÇED süreci olumlu tamamlandı. Konuyla ilgili olarak TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İzmir Şubesi’nin de davacı olduğu hukuki süreç devam ediyor.

İzmir’in şu anki ve orta vadeli gelecekteki en önemli su kaynağı Tahtalı Barajı… Tahtalı Baraj Havzası başta olmak üzere İzmir’e su sağlayan baraj havzalarındaki koruma ve kontrol çalışmaları yoğunlaştırılarak sürdürülmeli, bu bölgenin korunmasına özel önem verilmeli.

İzmir’in içme suyu kaynağı olan Tahtalı Baraj Havzası, İZSU Yönetmelikleri ile koruma altında tutulmaya çalışılırken, havzadaki kentleşme ve sanayi baskısı, mevzuat değişiklikleri ile koruma kapsamının yumuşatılmasına ve su kaynaklarının da bu baskılara feda edilmesinin önünü açıyor. Havzalarda madencilik faaliyetlerinin yarattığı çevresel riskler ve bu projelere verilen ÇED olumlu kararları, verimli tarım arazilerimizi, su havzalarımızı, ormanlarımızı, korunması gereken doğal alanlarımızı tehdit ediyor.

2022 İzmir Su Raporu’nda ayrıca, Maden Yönetmeliği ve Korunan Alanların Tespit, Tescil Ve Onayına İlişkin Usul Ve Esaslara Dair Yönetmelik’te yapılan değişikliklerle birlikte su havzalarımız ve korunması gereken alanlarımız üzerindeki baskı ve kirlilik riskinin artacağı uyarısı yer alıyor. Ülkemizdeki mevcut politikalar ve yasal mevzuat değişiklikleri ile doğal varlıklarımıza ve korunması gereken alanlara yönelik koruma amaçlı yürütüldüğü ifade edilen düzenlemelerin tam tersi sonuçlar yarattığına dikkat çekiliyor.

Selma ALTIN

Son Haberler