Karbon ayak izimizi küçültecek ‘bir’lik adımları
Geçtiğimiz günlerde, ScienceFocus dergisinde “47 yaşındayım. Karbon ayak izimle gezegene verdiğim zararı telafi edebilmek için kaç ağaç dikmem gerekir?” başlıklı bir makale yayımlandı.
Makalede; İngiltere’de yaşayan sıradan bir insanın, yılda ortalama 13 ton karbon ayak izi bıraktığı bilgisi yer alıyordu. Bu ayak izinin, bir karbondioksit eşdeğeri (CO₂e) olarak; metan ve nitröz oksit gibi diğer sera gazı emisyonlarını da içeren ve bu gazlardan kaynaklanan ısınmayla, karbondioksitten kaynaklanan ısınmayı karşılaştırabileceğimiz bir değer olduğu belirtiliyordu.
Kabaca şöyle bir hesap yapılmıştı;
Yıllık karbon salım miktarı 47 ile çarpılıp, ortalama karbon ayak izinin doğduğunuzdan beri genel olarak arttığı hesaba katıldığında, yaklaşık 500 ton karbondioksit eşdeğeri (CO₂e) sonucuna ulaşılmıştı. Bu arada, çocukların karbon ayak izinin, bir yetişkininkine eşit olduğunu hatırlatmakta fayda var…
İngiltere’de kişi başı yıllık 12,7 tonluk karbon ayak izi dağılımını gösteren grafik;

Bu 500 CO₂ tonluk değer; İngiltere’de 1 hektar (100x100m) geniş yapraklı ağaçlık alandan 50 yıl boyunca atmosfere salınacak oksijen değeri ile yaklaşık aynı orana sahip. Bu alan ise; 2 bin 250 ağaç ve 10 bin ila 25 bin pound arasında değişen devlet hibe desteği anlamına geliyor.
Bununla birlikte, İngiltere’de ve dünyada dikmemiz gereken çok fazla sayıda ağaç var ve ağaçların işe yarar miktarda karbon tutmalarının yıllar alan bir süreç olduğu da aşikâr… Yani, ağaç dikme projelerinden sağlamayı umduğumuz faydanın öngörülebilir bazı limitleri var. Kısacası rasyonel olan; yukarıdaki grafikte yer alan bazı bölümlerde kısıntıya giderek –alışkanlıklarımızdan vazgeçerek- karbon ayak izimizi azaltmak olacak.

Şu an dünyaca, hiç tahmin etmediğimiz bir açıdan ‘işin’ zorluklarıyla yüzleşiyoruz. Yağmurların azalması, hava olaylarının değişmesi ve buna bağlı olarak su kaynaklarının hızla tükenmesi virüsten daha korkutucu geliyor.
Oysa küçükken ağaç dikmek kadar basit olacağını düşünmüştük kurtuluşumuzun… Her yeri ağaçlandırır ve dünyamızı kurtarırdık, işte bu kadar basitti!. Kazın ayağının öyle olmadığını büyüdükçe anlıyor insan! Büyümek demek, bir anlamda her şeyin sandığımız kadar kolay olmadığı gerçeği ile yüzleşmek demekmiş.

Mikro ölçekli hayatlarımızda nasıl büyüyorsak makro ölçekte de ‘insanlık’ olarak büyüyoruz. Bilim insanları ve araştırmacıların her keşfi, teknolojinin bizi taşıdığı her ileri adım, öğrendiklerimize eklenen her yeni bilgiyle birlikte hayal bulutlarımız, biraz daha tozpembesini yitiriyor. Tıpkı kişisel büyüme serüvenimizde olduğu gibi bizi uyandırıyor.
İnsanın doyumsuz, benmerkezci ve geçmiş kıtlık hafızasının tesirinde geliştirdiği bir savunma olan ilkel stokçuluğu düşünüldüğünde, küresel iklim politikamızda diktatör bir rejime gitmeliyiz! Tüketim konusunda ortak bilinç oluşturmak çok zor olsa da imkânsız değil… Şu an dünyada fosil yakıt üretiminin durdurulması mümkün olmasa da sınırlandırılması, üretime ve üretim malzemelerine kota konulması ve bunların çevre dostu muadilleriyle değişim sürecinin tasarlanması önceliğimiz olmalı.
Fosil kaynaklara dayalı üretim malzemelerinin Ar-Ge çalışmalarına ayrılan bütçenin tamamen çevre dostu kaynaklar ve üretim modeline aktarılması da temiz bir geleceğe adaptasyon sürecini hızlandıracaktır.
Gözle görülmeyen küçüklükteki bir nedenden, hadi adını koyalım ‘koronavirüs’ten, uçaklar kalkmıyor, ülke sınırları kapanıyor, dünyaca evlerimize hapsoluyoruz ve daha da ilginci, hayatın bu şekilde de devam edebildiğine şahit oluyoruz… Fosil yakıt endüstrisi üzerine kurulmuş ekonomi imparatorluklarının, yaşadığımız küresel iklim değişikliğinin sorumluluğunu kabul etmektense sahip oldukları ekonomik gücünü kullanarak kitlesel algı yönetimi ile bilincimizi manipüle etmeye devam edecekleri aşikâr. Fakat, bu imparatorluklar ne kadar güçlü olursa olsun, birlik bilinci gelişmiş halktan daha güçlü olamazlar.